| Aylık Mail Bülteni
| Spotify
| Youtube
| Medium
İnsanın dünyayı değiştirme arzusu aslında çok eski. Tarih boyunca toplumlar, karşılaştıkları sorunlara çözüm üretmeye çalıştı. Kimi zaman bu çözümler teknolojiye dönüştü, kimi zaman sosyal hareketlere. Bugün sıkça duyduğumuz “sosyal inovasyon” kavramı da işte bu uzun yolculuğun günümüzdeki yansıması.
Şunu fark etmişsindir: Son yıllarda insanlar sadece maddi kazanç peşinde koşan fikirlerden çok, bir anlam, bir fayda arıyor. Özellikle genç kuşaklarda bu eğilim çok güçlü. Artık yeni nesil bir girişimci, “benim işim ne kadar para kazanıyor?” sorusundan çok “benim işim kime, nasıl dokunuyor?” diye düşünüyor. İşte sosyal inovasyon tam da bu noktada sahneye çıkıyor.
Sosyal inovasyonu basitçe tanımlamak gerekirse, toplumsal sorunlara yeni, yaratıcı ve sürdürülebilir çözümler üretme süreci diyebiliriz. Ama burada altını çizmem gereken önemli bir nokta var: Sosyal inovasyon sadece bir çözüm bulmak değildir, aynı zamanda bu çözümün kalıcı olması ve insan hayatına dokunmasıdır.
Bir örnek verelim. Dünyanın farklı yerlerinde atık malzemelerden okul inşa eden girişimler var. Yani çöp olarak gördüğümüz plastik şişeler, kartonlar ya da ahşap atıklar, çocukların eğitim göreceği sınıflara dönüşüyor. Bu sadece çevreyi korumakla kalmıyor, aynı zamanda eğitime erişimi olmayan çocukların geleceğini değiştiriyor. İşte bu, sosyal inovasyonun tam kalbine dokunan bir örnek.
Peki neden sosyal inovasyona bu kadar ihtiyaç duyuyoruz? Çünkü klasik yöntemler çoğu zaman yetersiz kalıyor. Devletler büyük bütçelerle projeler yapıyor, şirketler kurumsal sosyal sorumluluk kapsamında kampanyalar düzenliyor. Ama çoğu zaman sorunlar derinleşmeye devam ediyor. Sosyal inovasyon ise toplumu merkeze alıyor. Yani “sorunun sahibi kim, çözüm sürecine nasıl katılabilir?” sorularını soruyor. Çözümü sadece yukarıdan aşağıya değil, aşağıdan yukarıya doğru da inşa ediyor.
Burada bir başka kritik kavram devreye giriyor: sosyal etki. Her sosyal inovasyonun nihai hedefi toplumsal bir etki yaratmaktır. Sosyal etkiyi ölçmek kolay değil ama mümkün. Örneğin, “kaç kişi temiz suya erişti?”, “kaç genç istihdama dahil oldu?” gibi somut göstergeler üzerinden etkiler ölçülebilir. Bu ölçüm sadece rakam vermek için değil, çözümün gerçekten işe yarayıp yaramadığını anlamak için yapılır.
Sen de fark etmişsindir, çoğu zaman iyi niyetli girişimler kısa sürede kaybolup gidiyor. Bunun sebebi, etkisini ölçememesi ve sürdürülebilirliğini sağlayamaması. O yüzden sosyal inovasyonda sadece hayal değil, güçlü bir sistem ve strateji de gerekiyor.
Şimdi biraz daha derine inelim. Sosyal inovasyonu diğer kavramlardan ayıran şey nedir? Birçok kişi “sosyal girişim” ile “sosyal inovasyon”u aynı şey sanıyor. Oysa sosyal girişim, sosyal inovasyonun araçlarından sadece biri. Sosyal girişim, toplumsal sorunlara çözüm sunarken aynı zamanda ekonomik bir model de kurar. Yani hem sosyal fayda üretir hem de gelir elde eder. Ama sosyal inovasyon bunun daha geniş bir kavramıdır; bir politika değişikliği, bir eğitim modeli ya da bir dijital platform da sosyal inovasyon olabilir.
Mesela Hindistan’da kadınların hijyen ürünlerine erişimini kolaylaştıran düşük maliyetli üretim makineleri geliştirilmişti. Bu sadece bir ürün değil, aynı zamanda bir toplumsal dönüşüm hareketiydi. Çünkü kadınların sağlık hakkı güçleniyor, istihdam yaratılıyor ve tabular kırılıyordu. Tek bir inovasyon, birçok sosyal etkiyi aynı anda tetikliyordu.
Şimdi gel, biraz da Türkiye’den örneklere bakalım. Son yıllarda burada da sosyal inovasyon ekosistemi hızla gelişiyor. Genç girişimciler, STK’lar ve üniversiteler bu alana yatırım yapıyor. Mesela gençlerin gönüllülük yaparken aynı zamanda kariyerlerine katkı sağlayacak platformlar kuruluyor. İnsanlar sadece bağış yapmıyor, aynı zamanda bilgilerini, deneyimlerini paylaşıyor. Bu da gösteriyor ki sosyal inovasyon artık sadece “bir şey vermek” değil, “birlikte üretmek” üzerine kurulu.
Burada önemli olan bir başka nokta da umut. Çünkü sosyal inovasyon aslında umutsuzluğa meydan okumaktır. “Bu sorun çözülemez” dendiğinde, birileri çıkar ve “hayır, çözülür” der. İşte bu nedenle sosyal inovasyonun duygusal tarafı da çok güçlüdür. İnsanlara sadece ekmek, su, eğitim sağlamaz; aynı zamanda geleceğe dair umut verir.
Şunu da unutmamak gerek: Sosyal inovasyon bireysel kahramanlıklarla değil, kolektif çabalarla büyür. Bir fikir tek başına yeterli değildir; o fikri hayata geçirecek bir topluluk, bir destek ağı ve sürdürülebilir bir model gerekir. Bu yüzden üniversitelerden şirketlere, belediyelerden sivil toplum kuruluşlarına kadar herkesin iş birliği önemlidir.
Belki de sana en çok şunu söylemek istiyorum: Sosyal inovasyon sandığından daha yakınında. Günlük hayatta bile küçük sosyal inovasyon örneklerine rastlayabilirsin. Bir mahallenin kendi atıklarını ayrıştırıp kompost yapması, gençlerin sokak hayvanları için akıllı mama kapları geliştirmesi ya da yaşlıların dijital dünyaya erişimini kolaylaştıran gönüllü gruplar… Bunların hepsi sosyal inovasyonun bir parçası.
Ve belki de en heyecan verici tarafı şu: Sosyal inovasyon her zaman büyük bütçeler istemiyor. Bir fikir, bir topluluk ve biraz cesaret çoğu zaman yeterli oluyor. İşte bu yüzden, sosyal inovasyonun insan hayatına dokunan gücü, sadece akademik bir kavram değil, hepimizin dokunabileceği bir gerçekliktir.
Temmuz 29, 2021 13:226 dk okuma

Sosyal sorumluluk, sosyal girişimcilik ve sosyal fayda kavramları çoğunlukla karıştırılan konular. Aralarındaki bağlantıyı ya da farkı nasıl anlatırsınız?
Sosyal sorumluluk projesi karşılıksız vermekten bahsederken, sosyal girişimcilik hem vermek hem kazanmaktan bahsediyor. En özet bu şekilde ifade edebilirim. Sosyal girişimciliği sosyal sorumluluk projelerinin gelir elde ederek sürdürülebilirliğinin sağlanması olarak düşünebiliriz. Sosyal girişimcilik sosyal faydayı içinde barındırıyor, birbirini destekleyen iki kavramı aslında, aynı amaca farklı yollardan ilerleyen iki arkadaş gibi düşünebiliriz.
Sizin sosyal girişimcilik hikâyeniz nasıl başladı?
Ben İzmir’in ilkler ilçesi olarak bilinen Bergama’da dünyaya geldim. Hiç tanımadığım insanların hayatlarına, olumlu yönde dokunabilmek hazzını yaşamak, benim sosyal girişimciliğe adım atmamı sağladı. Acayip İşler Atölyesi’nde ajans başkanlığı ve marka danışmanlığı yapıyorum. Öncelikle iletişim fakültesinde okuyan öğrencilerin, staj imkânı konusunda yaşadıkları sorunları fark ederek, çözüm bulmak ve mesleki anlamda deneyim elde etmelerine olanak sağlamak adına, 2011 yılında kurduğumuz “genchaber.com.tr” sitesini, sosyal girişime dönüştürdük. Uzun dönem staj yaparak portfolyolarını oluşturabilecekleri bir yapıda kurguladık ve yayın hayatımıza “gençlere özgü tek haber sitesi” olma özelliğinin yanı sıra ikinci anlamı katarak devam ediyoruz.

Social Business Global Başkanı İsmail Hilmi ADIGÜZEL ile kaleme aldığı kitabında da bahsettiği, “Kapitalizmin 2. versiyonu” olarak yorumladığı sosyal girişimcilik üzerine keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. Aynı zamanda sosyal girişimciliğin ülkemizde daha fazla uygulanmasını misyon edinerek düzenlediği ulusal ve uluslararası etkinlikler ile girişimleri hakkında da bilgi almayı ihmal etmedik.
MANİFESTO KIRILIM YARATTI
Sosyal girişimciliğe ilgi genel anlamda hangi dönemde ivme kazandı?
2019 yılında biz uluslararası Sosyal Girişimcilik Çalıştayı’nı düzenlerken, Amerika›da bulunan Business Roundtable CEO Kulübü, 181 CEO ile birlikte bir manifesto yayınladı. Bundan böyle sosyal fayda bilançolarını da yayınlayarak topluma bu alanda neler yaptıklarını açıklayacaklarını belirttiler. İmza attıkları bu manifesto çok büyük bir etki uyandırdı. Bu sayede tüm büyük firmalar, artık “sürdürülebilirlik raporu” başlığı altında sosyal fayda rekabetine aslında bir anlamda adım atmış oldular. Her yıl yayınlanan raporların, aslında şöyle bir katkısı oldu; toplumun sosyal sorunlarla ilgili direkt yüzleşmelerini ve birleşmelerini sağlamış oldu bir anlamda.
Pandeminin nasıl bir etkisi oldu?
Kapitalizmin sert rüzgârına kapılmış olan toplum, pandemi ile de biraz yavaşladı ve sosyal sorunları deneyimleme şansı bulmuş oldu. Evden çıkamayan insanların, sorun yaşayan toplumların, hayvanların, doğanın farkına varmış oldu aslında. Örneklemek gerekirse, insan nasıl 180 kilometre hızla giden bir araç içinde etrafındaki doğayı, reklam tabelaları gibi şeyleri göremiyor, artık yavaşladığında görülebilir hale geliyorsa biz de aslında biraz yavaşladığımızda sorunları görmüş olduk. Bu sayede sosyal girişimciliğe, sosyal fayda rekabetine, sosyal sorumluluk projelerine çok fazla ilgi arttığını söyleyebiliriz.
SOSYAL FAYDA REKABETİ ÖNE ÇIKTI
Siz de kitabınızda sosyal girişimciliği “Kapitalizmin 2. versiyonu” olarak yorumluyorsunuz?
Endüstri devrimi ile birlikte sadece üretim yapan kazanıyordu. Daha sonrasında rekabet ortamları hızla arttı ve değişkenlik gösterdi. Satış sonrası hizmet rekabeti, ulaşılabilirlik rekabetinden bugün geldiğimiz Endüstri 4.0 ile birlikte bu rekabet ortamlarının birçoğu aslında nihayete ermiş durumda ve yeni bir rekabet ortamı doğuyor. Sosyal fayda rekabetinin, ticaretin en önemli rekabeti haline geleceğini ve kurumsal yapıların sosyal girişimcilikle iç içe geçeceğini düşünüyorum. Ben bu durumu, o sert ve acımasız olarak tanımladığımız kapitalizmin artık biraz daha yumuşaması, revize olması olarak yorumluyorum. Sosyal girişimcilik de tam bu noktada hem sosyal fayda sağlayan hem gelir elde eden bir işletme türü olduğu için, bir önceki versiyondaki o sert tutumu, sosyal fayda sağlayamazsınız sadece çalışmak zorundasınız imajını aslında yıkıyor. İlk versiyonda biliyorsunuz sivil toplum kuruluşları, sosyal fayda sağlar zinhar para kazanamaz; yine şirketler kar elde eder zinhar sosyal fayda sağlayamaz durumdaydı. İkinci versiyonda sivil toplum kuruluşları ve kar odaklı çalışan şirketler aslında birleşiyorlar ve sosyal fayda sağlayan şirketler olarak karşımıza çıkıyorlar.
STK’LAR DA DÖNÜŞÜYOR
Bu süreçte sivil toplum kuruluşları da dönüşüyor aslında değil mi?
Tabii ki, şirketler böyle bir büyük bir değişime girmişken sivil toplum kuruluşları da ikinci versiyona ayak uydurmak durumundalar. Zaten hâlihazırda da yavaş yavaş dönüşmeye başladılar. Önceden SMS’lerle bağış toplayan sivil toplum kuruluşları artık, hediyelik eşya dükkânları ya da direkt ürün, hizmet satarak düzenli bir gelir elde etmenin yolunu arıyorlar. Lösev, Akut ve Kızılay’ı da örnek verebiliriz. Bir markalama çalışması, lansmanla bu pazarı genişletmeye çalışıyorlar. Uluslararası arenada çalışan sivil toplum kuruluşları da aynı şekilde belli ürünler satarak düzenli gelir elde ediyorlar. Yani önümüzdeki süreçte artık sivil toplum kuruluşlarından da daha fazla sosyal fayda sağlayabilmek adına gelir elde eden STK’lar görüyor olacağız.
TÜRKİYE FIRSATLAR DENİZİ
Girişimciler için hep Türkiye fırsatlar ülkesi olarak lanse edilir. Sosyal girişimcilik için de aynı şeyi söyleyebilir miyiz?
Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin aslında sosyal girişimcilik için gerçekten çok büyük fırsatlar barındırdığını düşünüyorum. Finlandiya eğitimde fırsat eşitliğini sağlamış en gelişmiş ülke olarak kabul ediliyor, orada bu konu ile ilgili çalışamazsınız örneğin. Ama Türkiye’ye geldiğinizde çalışabileceğiniz bir sürü alan var, size en uygun olanını tercih edip bir girişim ortaya koyabilirsiniz. Dünyanın birçok ülkesinde aslında bu gelişiminizi sürdürebilirsiniz. Çünkü girişimciliğin temeli ve en önemli ayağı var olan sorunu çözmektir. Bu nedenle sorunun bulunduğu bölgeler bizler için birer fırsatlar denizidir diyebiliriz. Türkiye’de de sosyal girişimcilik hayli hızlı ilerliyor. Örneğin İtalya’da sosyal girişimcilik yasası olmasına rağmen 800 sosyal girişimci varken, Türkiye’de yapılan uluslararası araştırmada 900 sosyal girişimci olduğunu gösteriyor. Henüz sosyal girişimcilikte tren kaçmış değil, hızlı ve güzel projelerle ilerleniyor diyebiliriz. Ancak uluslararası arenada da başarılı projelere ihtiyaç var.
BİR KİTABI BAĞIŞLIYORUZ
Kitabınızı yayına hazırlayan “İki Kitap” yayınevi de bir sosyal girişimcilik örneği. Kısaca bahsedebilir misiniz?
İki Kitap Yayınevi›ni eğitimde fırsat eşitliğini sağlayabilmek adına kurdum. Yayınevinde basılan her kitabı, “Birini siz okuyor, diğer bir eşini de sizlerin adına eğitimde fırsat eşitliği sağlanamamış bölgelerdeki kütüphanelere bağışlıyoruz” stratejiyle ikişer adet satıyoruz. Böylece kitap bağışlayıp kütüphanelerin gelişmesine öncü olma misyonu ile kurulan ilk yayınevi özelliğine sahibiz. Bir sosyal girişim olarak Türkiye’de bir ilki gerçekleştirmiş olduk. Sosyal Girişimcilik adına almış olduğum notları ve kaleme aldığım makaleleri bir araya getirerek hazırlanan “Sosyal Girişimcilik güncellenmiş versiyonu ile Kapitalizm v2.0” üçleme serisi de yayınevimizde basıldı.
ULUSLARARASI ÖRNEKLERİ MASAYA YATIRIYORUZ
Sosyal girişimciliğin gelişmesi için farklı etkinlikler düzenliyorsunuz. Bu misyon doğrultusunda çalışmalarınızdan bahsedebilir misiniz?
Ülkemizde ilk kez organize edilen ve 20 ülkeden katılımcının yer aldığı Uluslararası Sosyal Girişimcilik Çalıştayını Temmuz 2019’da İstanbul’da, Uluslararası Akademik Sosyal Girişimcilik Çalıştayını Mersin Üniversitesi ile birlikte 2020 yılında online olarak organize ettik. Her yıl düzenli olarak katılım gösteren ülkelerdeki sosyal girişimcilerin hikâyelerini inceliyoruz ve onları aslında masaya yatırıyoruz. Yine 2019 yılında global girişimcilik haftası etkinlikleri çerçevesinde en fazla etkinlik organize eden kurum olarak, Acayip İşler Atölyesi bünyesinde 7 ilde, 13 girişimcilik etkinliği organize edilmesine öncülük ettik ve bu etkinliklere konuşmacı olarak katıldık. Aynı zamanda üniversiteler, ticaret odaları ve belediyelerle işbirliği halinde sosyal girişimcilik konferanslarını, eğitimlerini Social Business Global olarak organize ediyoruz. Bursa’dan Hakkari’ye kadar sosyal girişimciliği tüm Türkiye’ye anlatmaya devam ediyoruz, hatta temsilcilerimizin bulunduğu ülkelerde de benzer bir şekilde etkinliklerimizi yürütüyoruz.
https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/sibel-bagci-uzun/rekabetin-yeni-adi-sosyal-fayda-41862206
190. BÖLÜM// Baş Başa’nın Konuğu Sosyal Girişimci İsmail Hilmi Adıgüzel

Sosyal girişimcilik nedir?
“Amaç fayda sağlamak” mottosunun sürdürülebilir olması için bu mottoyu “Amaç gelir elde ederken, fayda sağlamak” diye değiştiren birinden bahsedeceğim size bugün. Uluslararası Sosyal Girişimcilik Çalıştayı Direktörü, Sosyal Girişimci Mentörü İsmail Hilmi ADIGÜZEL. Başta bir tedirgin oluyor insan, “İyiliğe pragmatist mi yaklaşıyor?” diye düşünüyor. Ama kitabını okuyup yaptığı faaliyetleri inceleyince durumun hiç de öyle olmadığını anladım.
Kültürümüzde iyiliğin gizli ve karşılık beklemeden yapılması anlayışı çok yaygındır. Bunu söyleyen herkes yaptığı iyilik sonucunda teşekkür edilmesini bekler. Yani bir sözcük bile olsa aslında karşılık bekleriz. Bunu sadece sosyal sorumluluk projeleri olarak düşünmek yersiz, insan yaptığı her şeyde bir karşılık bekler bence. Birine çok sevdiğinizi gösterir ve onun için fedakarlık yaparsanız karşılığında sizi sevmesini beklersiniz. Yani maddi manevi her alanda gizli bir beklenti mevcuttur aslında. İyiliğin gizli yapılması da bana yanlış gelir. Belki de burada ayırt edilmesi gereken şey ‘rencide‘ duygusu. Elbette kimse rencide edilmemeli fakat yapılan iyiliğin başkalarına örnek olması için gizli kalmasını sağlamak değil, tam tersine teknolojinin varlığını kullanıp daha büyük kitlelere ulaşılmasını sağlamak başlıca görevimiz olmalı. Kafamda bu düşünceler gezinirken İsmail Hilmi ADIGÜZEL’in kitabıyla tanıştım.
‘Sosyal Girişimcilik Kapitalizm Güncellenmiş ile Versiyonu 2.0’ kitabında merak edilen her soruya yanıt veriliyor. Nedir bu girişimcilik? Sosyal girişimciliği, girişimcilikten ayıran nedir? 21’inci yüzyıl şirket politikaları nelerdir? İsmail Hilmi ADIGÜZEL her birini ayrı ayrı ve detaylıca anlatmış. ADIGÜZEL’e göre fayda tek başına sürdürülebilir değildir, eğer bir finans desteği olmazsa kısa sürede yok olup gider. ADIGÜZEL kitabında sosyal girişimciliği şu şekilde anlatıyor:
Sosyal girişimciler, faaliyet gösterdikleri alanlarda kalıcı değişim yaratmayı, çözümlerini yaygınlaştırmayı ve uzun vadede toplumun desteğini kazanarak sorunu ortadan kaldırmayı hedeflerler. Hayırseverlik, karnı aç olana balık vermek üzerine kuruludur. Sivil toplum projeleri ise özünde balık tutmayı öğretmek üzerine inşa edilir. Sosyal girişimcilik ise bu alanın öncü kuruluşu Ashoka’nın kurucusu Bill Drayton’un dediği gibi balık tutmayı öğretmekle yetinmeyip balık endüstrisini kökten değiştirmeyi hedefler.
Yaşadığımız pandemi sürecinde en çok konuşulan şeylerden biri de dijitalleşme ve yapay zeka oldu. Bütün bilgileri hafızasında biriktirebilen yapay zekalardan bizi ayıran en önemli özelliklerin başında ise insani duygular geliyor. Sosyal girişimcilik de bunlardan biri. Sosyal girişimcilik müfredatlarımızda da mutlaka olması gereken bir konu. Ne diyelim; en kısa sürede ders olarak işlenir umarım. Sürdürülebilir iyiliklerin kapısı açılmış olur.
www.posta.com.tr/yazarlar/safak-costu/sosyal-girisimcilik-nedir-2258766
Tüketicilerin markalar arası tercih yapma aşamasında dikkat ettiği en önemli etkenler; firmanın inovatif eğilimleri ve sosyal fayda odaklı yaklaşımlarıdır
Sanayi Devriminin ardından önce üretenin kazandığı, sonrasında ise kaliteli üretimin bir adım öne geçtiği bir sürece girildi. Adımlar ardı ardına gelirken ürettiği ürünün arkasında duran, teknik desteğini veren ve kaliteyi ucuza mâl eden işletmeler, 2000’li yıllara gelindiğinde ise hem kaliteyi ucuza mâl etme hem de ekstra hizmetler eşliğinde pazarlama modelleri geliştirmeye başladı. Bir süredir ise bu yeni iş modeli bambaşka bir çehreye büründü. Markalar, duygusal pazarlama modelleri ile üreticiyle buluşmanın yollarını aramaya koyuldu.
Tüketiciler artık reklam malzemesi hâline gelmiş ve sırf satın alma eğilimlerini harekete geçirmek için üretilmiş projelerden hoşlanmıyor
Günümüzde kalite, fiyat ve hizmet üçlemesi hemen hemen her markada eşitlenmiş durumda. Tam da bu sebeple markaların farklılıklarını ortaya koyacakları ve müşteriyi satın almaya yönlendirebilecekleri bir politika oluşturmaları zorunluluğu ortaya çıktı.
Tüketici bir markanın sosyal sorumluluk alanındaki yaklaşımını ve söz konusu ürünün manevi faydasını değerli bulursa hizmetteki bazı kusurları görmezden gelebiliyor
SOSYAL FAYDA, SATIŞ STRATEJİSİ HÂLİNE GELİYOR
Pazarlama modellerindeki değişim ve satın alma eğilimlerindeki farklılıkların sonucunda tüketiciler; artık kalite, fiyat ve hizmet noktasında birbirine oldukça yakın olan markalar arasında tercih yapmak durumunda kalıyor. Tüketicilerin bu noktada dikkat ettiği en önemli etkenler ise firmanın inovatif eğilimleri ve sosyal fayda odaklı yaklaşımları. Zira güncel sorunlar, sosyal medya vasıtası ile tüketicilerin kendi aralarında örgütlenmelerini ve bu problemlere yönelik kolektif bilinç oluşturmalarını sağlıyor. Bu durumda toplumsal fayda sağlama eğiliminde olan ve sosyal sorumluluk projesi yapan markalar; kalite, fiyat hatta hizmet sorgularının da ötesine geçerek tüketicisinin canını yakan ve onu duygusal anlamda rahatsız eden durumların ortadan kalkmasına destek olduğunu ima ediyor. Ardından kendisinin tercih edilmesi hâlinde hem ürün satın alınabileceğini hem de bağış yapabileceğini söyleyerek tüketiciyi etkiliyor ve satın almayı gerçekleştirmiş oluyor.
TÜKETİCİLER, MARKALARDAN DAHA FAZLASINI TALEP EDİYOR
Buraya kadar her şey olağan gibi gözükse de aslında normal olmayan bazı durumlar söz konusu. Zira artık tüketici, taleplerini daha da genişleterek sahibi olacağı ürünün; üretim süreci, ambalaj tercihi, ham maddesinin nasıl sağlandığı ve ürünün geri dönüşüme katkı sağlayıp sağlamaması gibi nitelikleri arıyor, aynı zamanda bu şartlara uygun mamulleri tercih ediyor. Elbette ki bir gün bu süreçte de doygunluğa ulaşılacak. Böylelikle saydığımız nitelikler, üretici ve müşteri için normalleşecek; devamında tüketiciler, markalardan daha fazlasını talep etmeye başlayacak.
SOSYAL FAYDA ODAKLI ÜRÜNLER ÖNE ÇIKIYOR
Tüketiciler artık reklam malzemesi hâline gelmiş ve sırf satın alma eğilimlerini harekete geçirmek için üretilmiş projelerden hoşlanmıyor. Müşterisi olduğu ya da olacağı markanın sosyal bir adanmışlık çerçevesinde birtakım sorunlara da çözüm üretebilmesini bekliyor. Hatta bu yaklaşım o kadar ön plana çıkmış durumda ki tüketici bir markanın sosyal sorumluluk alanındaki yaklaşımını ve söz konusu ürünün manevi faydasını değerli bulursa hizmetteki bazı kusurları görmezden gelebiliyor. Böylelikle kimi zaman fiyatı ve kaliteyi bile sorgulamadan mevcut ürünü alma eğilimine gidiyor. Bu oldukça iddialı bir söylem gibi gelebilir. Ancak bu durumu ülkemiz özelinde iki örnek ile açıkladığımızda konu netleşiyor. Hemen hemen hepimizin evlerine giren Kızılay maden suyu ve araçlarımıza benzin alacağımız zaman kullandığımız Mehmetçik Vakfı benzin istasyonları, tam da bu minval üzere tercih edilen markalar. Zira tüketiciler bu markalar üzerinden alım yaptıklarında gelirin hangi amaç doğrultusunda kullanıldığını biliyor ve diğer insanlara sosyal fayda sağladıkları için bahsi geçen marka ile duygusal bir bağ oluşturuyor.
ENDÜSTRİ 4.0’IN HEDEFİ; UNUTULAN DEĞERLERİ GERİ GETİRMEK
Yaşanan tüm bu değişimler ve satın alma eğilimlerindeki son trendlerin ardından, önümüzdeki dönemde bahsettiğimiz sosyal faydaya adanmışlık hâli markaların da gündemine gireceğe benziyor. Zira endüstri 4.0 ile üretim yapmak kolaylaştıkça unuttuğumuz duygusal değerler markaların ve insanlığın gündemine yeniden girecek. Yani gelecek süreçte tüketicilerinin zorlamasının yanı sıra markalar da üretim odaklı olmak yerine duyusal davranıp sosyal fayda odaklı olacak. Böylece markaların değer ölçümlerinde sahiplendikleri sorunlar, bir ölçü birimi olarak değerlendirilecek ve ona göre paha biçilecek. Bahsettiğim bu sürece geçilmesi, onlarca yıl alacağa da benzemiyor. Bunlar kâhinlik değil, dünyanın başka yerlerinde adım adım uygulanmaya başlanmış durumlar.
DÜNYA, SOSYAL FAYDA BAZLI ÜRETİM İÇİN ADIM ATMAYA BAŞLADI
Geçtiğimiz Ağustos ayında Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ekonomisinin yüzde 30’una tekabül eden 181 şirketin CEO’su bir bildiri kaleme aldı. Bildiriye göre şirketler; çalışanları ve müşterileri için yatırım yapacaklarını, tedarikçilerine adil ve etik davranacaklarını, ABD ekonomisinin ve şirketlerinin geleceği için salt kâr odaklı şirket yönetiminden sosyal fayda odaklı şirket yönetimine geçiş yapacaklarını ve bu konuda öncü olacaklarını taahhüt etti. Tabii bu bildiriye zemin hazırlayan öncüller, bir anda ortaya çıkmadı. Yani değişim yeni değil. Söz konusu olayın filizlenmesini sağlayan adım, Bill Gates’in Microsoft’taki tam zamanlı hizmetinin son yıllarında yani 2008’de Davos’ta yaptığı “yaratıcı kapitalizm” çağrısıydı. Gates buradaki konuşması sırasında, “kapitalizmin dehası; kişisel çıkarların, yararlı ve sürdürülebilir yollarla kullanılmasında yatar. Ancak faydaları, kaçınılmaz olarak ödeme yapabilenlere eğilir.” demiş, ayrıca piyasaların güçlenmesi için işletmeleri hızlı bir şekilde üretim ve tüketim sistemine dâhil edecek yenilikçi bir sisteme ihtiyacımız olduğunu söylemişti. Harvard Business School Profesörü Michael Porter’a göre ise önümüzdeki birkaç yıl boyunca “paylaşılan değer” kapitalizmi gittikçe artacak. Uzun lafın kısası kapitalizm güncelleniyor ve bu durum da sosyal fayda özelliği olarak karşımıza çıkıyor. Bizler de bu yeniliğe bir an önce ayak uydurmalıyız. Aynı zamanda yer yer geri kaldığımızı düşündüğümüz yeni düzende şimdiden adım atmaya başlamalıyız. Global fayda ve başarıya bu sayede ulaşılacağı muhakkak.
Satın alma eğilimlerindeki son trendlerin ardından, sosyal faydaya adanmışlık hâli markaların da gündemine gireceğe benziyor.
https://businessdiplomacy.net/tr/dunya-yeni-bir-is-modeline-geciyor/
Tasimasektoru.com sponsorluğunda gerçekleştirdiğimiz Kariyerim Lojistik seminerlerinin ikincisini Gümüşhane Üniversitesinde organize ettik.
Havayoluyla İstanbul’dan Trabzona oradan da karayoluyla Köse’ye yeşilin ve mavinin her tonunun bize eşlik ettiği bir yolculuk yaptık.
Köse ‘de ki İrfan Can MYO’a geldiğimizde enerjisi yüksek bir şekilde karşılandık. Seminere gelen öğrencilerden yolda gördüklerimizi de arabaya almayı ihmal etmedik. Etkinliğe Lojistik bölümü öğrencilerinin ağırlıklı katılımı bizleri de son derece mutlu etti. Bu yoğun katılım aynı zaman da öğrencilerin seminere aktif bir şekilde dahil olmasıyla daha güzel bir hal aldı.
Lojistik sektöründeki Kariyer İmkanlarından bahsettiğim sunumumda Sektörle alakalı genel bir bigi verdikten sonra, çalışan kapasitesi, mezunların istihdamı, yeni mezun iş arama süreçleri, şirketlerin lojistik mezunlarına bakışı, işci ve işveren beklentileri, şirket yapıları, Modlara göre çalışabilecekleri şirketler, pozisyonlar, şirket türlerine göre yükselebilme şans ve durumlarıyla beraber sektörün yan dallarındaki iş imkânlarının oldukça fazla olduğunu anlatmaya çalıştığım sunumumda, öğrencilere kariyer planlaması için daha geniş bir pencereden bakmaları noktasında yardımcı olmaya çalıştım.
Benden sonra Kişisel Marka Olmak sunumunun yanında, öğrencilerin eğitim aldıkları yerlerde ki dezavantajları nasıl avantaja çevireceğini anlatan İsmail Hilmi Adıgüzel öğrencilerin oldukça fazla dikkatini çekti. Seminer sonrasında öğrencilerden aldığımız geri bildirimlerde; kendilerine olan güvenlerinin yerine geldiğini ve başarmaya olan inançlarının perçinlendiğini görmek bizleri de oldukça mutlu etti.
Buradan bir kez daha katılım gösteren öğrenci arkadaşlarıma ve bizi güzel bir şekilde ağırlayan akademik kadrodaki bütün hocalarımıza tekrar teşekkür ediyoruz.
emreipekci.com
https://www.emreipekci.com/gumushane-universitesi-kariyerim-lojistik-semineri-html/

23 Aralık günü Çanakkale 18 Mart Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nin “İş Hayatından İpuçları” konulu seminerinin davetlisi olarak Biga’daydım. Bugüne kadar pek çok Üniversite’den davet almış olmama rağmen. Genç Girişimciler Topluluğu benim davetlerini kabul edip gittiğim ilk gruptu. Korkuyordum, fakat bu gençlerle beraber olmayıda gerçekten çok istiyordum. Ne kadar profesyonel olursanız olun sahne başka bir şeydir, hele bir sürü pırıl pırıl meraklı gence hayat hikayenizi anlatacaksanız korkmalısınızda
Neredeyse 1 yıldır beni her fırsatta arayan Genç Girişimciler Topluluğundan Büşra Tanrıverdi‘nin benim Çanakkale’ye gitmemde etkisi büyüktür. İyiki ısrar etmiş. İyiki gitmişim. Baştan sona titizlikle hazırlanmışlardı. Karşılamadan uğurlandığımız ana kadar Üniversitenin Genç Girişimciler Topluluğu bize inanılmaz özen gösterdi. Hiç bir şey tesadüfe bırakılmamıştı. Yağacak yağmur için şemsiyeler, oturum başlayıncaya kadar ağırlanacağımız yerler, salonun dizaynı, hiç bir aksaklık olmasın diye oradan oraya koşturan bir sürü genç. Hepsini sevgiyle tebrik ediyorum. Gençlerle aram hep iyi olmuştur. Bu defa onlara bir kez daha hayran oldum. Eş başkanlar Asiye Temüray ve Semih Soyyiğit‘i ise ayrıca tebrik etmek istiyorum, etkinlik boyunca heryerdeydiler. Hepsinin ellerine sağlık.

Seminerde gerçekten değerli katılımcılarla bir aradaydım. Şeker Piliçten Kaan BOR, Ukla Abroad Bursa sorumlusu Özkan YURDAKUL, Gençlik Platformu Kurucusu İsmail Hilmi ADIGÜZEL, Uluslararası ST Konseyi Başkanı Servet ENGİN, Yıldız Gelişim Akademisi Kurucusu Bayram YILDIZ’da seminere konuşmacı olarak katılıyorlardı.


Peki ben bu seminerde neler anlattım. Aşağıda okuyacağınız rolümüz girişimcilik başlıklı konuşmam benim hayatımdan kesitler içeren küçük bir bölüm. Bu konuşmayla gençlere bir ümit, bir ışık olabildiysem; ” Neden olmasın? ” dedirtebildiysem ne mutlu bana. Keyifli okumalar dilerim.
ROLÜMÜZ GİRİŞİMCİLİK
1969 yılında Konya’da Ağustos çocuğu olarak dünyaya geldim. Asker kızıydım ve neredeyse kendimi Türkiyeliyim diye tabir ediyorum. Bu kadar zengin kültüre sahip ülkemizin nerdeyse karış karış her tarafını da gezdim ve bu gördüğüm zenginlikten kendime bir şeyler katmayı da bildim. Kaz dağlarında yetişen melki’den yahni yapmayı da bilirim. Adana kebap pişirmeyi de. Çeşitlilik insanı daha hoşgörülü ve zengin yapıyor benim inancım bu.
İlkokula Adana İncirlikte başladım. Amerikan hava üssünün hemen yakınlarında olan evimiz ve çoğu Amerikalı olan arkadaşlarım sayesinde daha Türkçeyi öğrenirken yanına anadilime yakın İngilizceyi de sokakta oyun oynarken öğrenmiştim. Her memur çocuğunun malum kaderi olarak tayinimiz Siirt’e çıktığında İngilizceyi de arkadaşlarıma geride bırakarak Siirt’e gittik. İlkokulu burada bitirdim ve ortaokulun son senesinde bu defa Ankara maceramız başladı. Ortaokulu da Ankara’da tamamladıktan sonra lise eğitimimi yine Ankara’ya bağlı iki farklı ilçede tamamlayarak, hayata ki en büyük arzum olan Ankara Devlet Konservatuarına müracaat ettim. Ha bu araya bir de Aşk sıkıştırmıştım. Nişanlıydım. Devlet konservatuarı sınavlarında kendi yazdığım küçük bir canlandırma ve lady makbetten küçük bir pasaj oynamıştım. İnanılmaz heyecanlıydım sahnede bir yaprak gibi titriyordum. Karanlıkta sizi izleyen bir juri ve sahne ışıkları altında 18 yaşında bir genç, varın siz düşünün heyecanımı. Jüride kimler yok ki sevgili Cüneyt ve Ayten Gökçer de jüride. Daha ben sahneyi terk etmeden aralarında bir şeyler konuştular ve hiç unutamıyorum Cüneyt Gökçer tamam bu iş oldu diyerek bana gülümsemişti. Sınavdan çıktığımda sevinçten havalara uçuyordum adeta.
HAYATIMDA İLK YOL AYRIMI
Fakat sevgili eşim ya ben ya okul deyince hayattaki ilk yol ayrımıma geldim. Ben tercihimi eşimden yana kullandım. Ha bazen pişman olmadığım anlar olmadı mı? Oldu elbet ama hedefimden aslında hiç vazgeçmedim sadece biraz erteledik diyelim. Kameranın önü değil de arkası oldu diyelim. Evlenir evlenmez çalışacağım diye tutturup Silahlı Kuvvetlerin açtığı devlet memurluğu sınavını kazanıp işe başlamıştım.21 yaşında 1 çocuk 24 yaşında ise 2 çocuk annesiydim. Ha bu arada üniversite eğitiminden de vazgeçmedim. Açık Öğretim Fakültesi imdadıma yetişmiş tüm bunları yaparken birde üniversiteden mezun olmuştum.
İKİNCİ YOL AYRIMIM
İş hayatımda ikinci yol ayrımına 1995 Senesinde Ankara’da geldim. Yeni kurulacak Multimedya eğitim merkezi için personel arayışı söz konusuydu. Gözümü kırpmadan gönüllü oldum. Mpeg le avinin farkını bile bilmeden başladığım bu işte 6 ncı yılın sonunda Uzman Rejisör sıfatını ve kadrosunu hak edecek kadar özverili ve severek çalıştım. Bu benim için oldukça şanslı bir süreçti ama bu şansı değerlendirmesini bilmekte benim bu işe ayırdığım zaman özveri ve istekten kaynaklanıyordu. Bence kişi kendisini tekrar etmek yerine sürekli gelişime açık olmalı. Bu süreçte 400 yakın eğitim filmi ve belgesele imza attım. Hiç geri adım atmadım. Hep sordum, hep öğrenmek için çabaladım. İşimin sadece yönetmenlik kısmıyla değil her aşamasıyla ilgilendim. Bu yüzden montaj yapmayı kablo bağlamayı ve kamera kullanmayı da bilirim. Hayatta iş prensibim hep şu oldu. Bir işi yapıyorsam en iyi şekilde yapmalıyım. Hiçbir şeyin sadece ucundan tutmadım. Kulaktan dolma yada yarım yamalak bilgiyle hareket etmedim. İşinizi ne kadar iyi bilirseniz başarı oranınız o kadar yüksek olacaktır.
VE TİCARET DENEMEM
İlerleyen yıllarla birlikte hayatıma bir yenilik ve değişiklik getirmek istedim. Ticaret yapmak istiyordum. Bilgisayar oyunları, kitaplar ve filmlere olan ilgim yüzünden pek çoğu hakkında inanılmaz bilgi sahibiydim. Önce bir ön araştırma yaptım. Memuriyet süresinde 1 defaya mahsus 6 ay ücretsiz izin hakkım olduğunu öğrendim. Bunu mutlaka değerlendirip hayal ettiğim şeyi denemeliydim. Bu işe ayıracak bir sermayemde yoktu fakat kafama koymuştum bir kere bunu mutlaka yapacaktım. Yapamak için bir sürü bahne üretebilirdim oysaki. Yeni başlayacagınız bir işte elbette sizden daha büyük ve güçlü rakipleriniz olacaktır.Eger onlarla karşılasacak cesaretiniz yoksa neyi yapıp neyi yapamayacağınızı asla ögrenme şansınız olmayacaktır.
Ön araştırmalarımı tamamladıktan sonra (ürünü en uygun fiyata yada rakiplerimden daha önce nereden temin ederim, bu iş için en uygun yer seçimi vs. ). İşe başlamak için ilk gerekli şeyi yani finansı sağlamak için Banka kredisi almak üzere müracaat ettim krediyi almamı müteakip daha önce gözüme kestirdiğim yeri tuttum. Dekorasyon, ürünlerin temini filan derken 1 ay içerisinde yeni işletmem hazırdı bile. Son derece sıcak bir atmosfere sahip olan içinde hem kahvenizi içebileceğiniz hem kitabınızı okuyabileceğiniz hem de benim deneyimlerimden faydalanabileceğiniz küçük bir yerim vardı artık. Denilebilir ki en ne var bunu birazcık cesareti olan herkes yapabilir. Doğru söylüyorsunuz bu tarz binlerce işletme varken benim mutlaka ve mutlaka tercih edilmemi sağlayacak bir fark yaratmam gerekiyordu. Bunu sakın unutmayın eğer yeni bir ürünü değil de piyasada var olan bir ürünü pazarlayacaksanız girişimci sayılabilmeniz için mutlaka bir fark yaratmanız gerekir. İnsanlarla kurduğum sıcak ilişkiler, bir kitabı alırken yazarı hakkında edindikleri bilgiler. Ya da bir film izlemeyi düşündüklerinde tavsiye ve öneri alabilecekleri bir işletme sahibinin fark yaratmaması da mümkün değildi. Kısa bir sürede benim işletmem oldukça kar getiren insanların buluşma ve sohbet etme mekanı haline gelmeyi başardı. Bunda benim bu işi yaparken işim hakkında sahip olduğum bilgi, güler yüz ve işime gösterdiğim özenin payı elbette ki çok büyüktü.
Hayatımın hiçbir döneminde yaptığım hiçbir işte burnu büyüklük ya da patronluk taslamadım. Gerek memuriyet hayatımda gerekse ticaret hayatımda benimle çalışan insanlar üzerinde, bilgimden, bu bilgimi hiç tereddütsüz paylaşma isteğimden ve her zaman insanları destekleyip yüreklendirmemden dolayı saygı gördüm ve ebetteki bu saygıyla karışık mutlak bir itaat ve ekip lideri olarak kabul görme. İşinizi yaparken bir ekip lideri olarak size düşen pek çok sorumluluk var personelinizi iyi ve verimli çalışacak şekilde organize etmelisiniz. En önemli şeylerden biride işinizin başında olmanız bu konuyla ilgili size kısa bir anekdot aktarmak istiyorum
Adnan Nur Baykal’ın “Mustafa Kemal Atatürk’ün Liderlik Sırları” adlı kitabındaki “Müteşebbis (Girişimci) Olmak” maddesinde, Atatürk’le ilgili birçok söz ve anektod var. Konumuz Girişimcilik olduğu için, kitabın bu bölümünü aktarmak istedim.
Atatürk’ün Girişimcilik ile İlgili Anıları – 1.
Savaş Meydanında Bir Başkumandan
Dumlupınar Savaşı kazanılmıştır. Düşman askerleri ricat halindedir. Afyonkarahisar hatlarının çözülmesi esnasında birkaç Yunan esiri geceleyin Mustafa Kemal’in çadırına getirilmişti. Bunlardan birisi Muzaffer Kumandan’ın doğup büyümüş olduğu Selanik’ten gelmişti. Yüzü kendisine yabancı gelmediğinden ve üniformasında hiçbir işaret olmadığından, Mustafa Kemal’e sordu;
– Binbaşı mısınız?
– Hayır.
– Yarbay mı?
– Hayır.
– Albay mı?
– Hayır.
– Tümgeneral mi?
– Hayır.
– Peki nesiniz o halde?
– Ben, Mareşal ve Türk Orduları Başkumandanı’yım!
Şaşkınlıktan ağzı açık kalan Yunan askeri kekeler;
Ben, Başkumandan’ın muharebe hattına bu kadar yakın bir yerde dolaşmasını işitmiş değildim de…
Savaşı cepheden değil de geriden yönetse sanırım bu başarı pek mümkün olmazdı.
Her şeyden önce çok iyi bir gözlemci olmalısınız insanların ihtiyaçları neler, neleri seviyorlar bunları çok iyi gözlemlemeniz gerekir. İşinizle ilgili yenilikleri takip etmelisiniz. Yeniliklerden en son sizin haberiniz oluyorsa başarıya ulaşmanız mümkün olmaz. Sonra kaynaklara ulaşmak için sorun yaşamamanız lazım. Düşünün ki harika çok satılacağını düşündüğünüz bir ürünü tespit ettiniz fakat bunu işletmenize koyamıyorsanız sadece düşünceniz size kar getirmeyecektir. O kaynağa ulaşabiliyor olmanız lazım ve tüm bunlarla birlikte harika bir gülüş ve ikna kabiliyeti de lazım.
İşletmemin 1 nci yılı daha tamamlanmadan bankaya olan bütün kredi borcu ödenmiş. İkinci yıl bitmeden aldığı kredi kadar kara geçmişti bile. Hem iş yerini hem de işletmemi bir arada yürütmek oldukça zor bir süreçti. Bu süreçte epeyce yorulduğumu fark ettiğimde işletmemi kuruluş maliyetinin cidden çok üzerinde bir rakama devrederek yeni hedeflere doğru yol almaya karar verdim. Kazandığım rakamı ise başka yatırımı desteklemek için kullandım elbette ve o yatırımım bugün oldukça güzel yerlerde büyümeye ve gelişmeye devam ediyor.
VE HAYATIMDA İSTANBUL SÜRECİ
İstanbul benim hem mesleki kariyerimde hem de girişimcilik alanında hayatımda bir dönüm noktası olmuştur. Bugüne kadar bende biriktirdiğim bütün tecrübelerimi, bilgimi ve deneyimlerimi kullanabileceğim kocaman bir deniz gibiydi adete ve inanılmaz heyecan duyuyordum.
Bu arada çocuklarım büyümüştü ve kariyerleri üzerinde karar verme aşamasındaydılar. İki tane kızım var her ikisini de verecekler kararlar konusunda her zaman desteleyip yüreklendirmeye çalıştım. Bu süreçte hem anneleri hem de en yakın dostları oldum. Genç zihinler bana göre önleri açılması ve daha geniş ufuklara bakmalarının sağlanması gereken muhteşem bir kitle. Büyük kızım Boğaziçi üniversitesi kimya mühendisliğini kazanmıştı. Daha hazırlık sınıfındayken İngilizce konusunda da ona destek olup 18 yaşındayken bir başına work and travel yapması için onu Amerika’ya gönderdim. Böyle bir şeyi üniversite okuyan ya da okumayan her gencin mutlaka deneyimlemesi gerektiğini düşünüyorum. Üç ay boyunca hiç bilmediği bir ülkede iş tecrübesi edindi. İş disiplini ve kendi hayatını yönetme tecrübesine sahip oldu ki bence bunlar mutlaka ve mutlaka olmalıydı. Dilara henüz Amerika’dayken bir iş sebebiyle tanıştığım Walt Disney’in Türkiye müdürü vesilesiyle Walt Disney’in öğrenci programından haberdar olmuştum ki. Bu kızımın seneye gideceği adresi belirlemiş oldu. Üniversite 1 nci sınıftaykende Orlando Walt Disney le iş sözleşmesi imzalayıp. Yaz tatilinde tekrar Amerika’ya gönderdim. Candelas Eğitim’in web sitesini incelemenizi tavsiye ederim.
Bunlar ona ne kazandırdı. Her şeyden önemlisi hayata bakışını ve duruşunu değiştirdi, daha geniş ufuklara daha büyük hedeflere yönelmesini sağladı, para kazanmayı öğrendi ve kazandığı parayla bir ev geçindirme deneyimine sahip oldu. Daha büyümüş, daha kendine güveni tam ve olgun bir genç olarak döndü. Bütün bunlarla beraber kazandığı akıcı İngilizce ise burada ne kadar kursa giderse gitsin kazanamayacağı bir yetenekti. Bu yılsa orada kurduğu bağlantılar neticesinde okuduğu alanda oldukça sözü geçen bir firmanın Amerika’daki fabrikasına staja gidecek. O yüzden hepinize tavsiyem üniversite eğitiminiz süresince mutlaka bunu denemeniz. Size nasıl bir kapı açacak nasıl deneyimlerle döneceksiniz yapmadan bilemezsiniz.
DÜŞLER AKADEMİSİ TECRÜBEM
İstanbul’daki ilk yıllarımda yine bir toplantıda Alternatif Yaşam derneği kurucusu Ercan Tutal’la tanıştım. Kafasında Düşler Akademisi diye bir proje vardı engelli gençlere sanat eğitimi vermeyi düşünüyordu. Hiç tereddüt etmeden bu projeyi hayata geçirirse film ve sinema atölyesinin gönüllü eğitmeni olacağımı söyledim. Bilgi ve tecrübelerimi hem genç hem de dezavantajlı bir kitleye aktarabilecek olmanın düşüncesi bile inanılmaz heyecan vericiydi.
Eğitmenlik deneyimim yoktu fakat yapma isteğim, azmim ve cesaretim vardı. Öğrencilerimin karşısına çıkmadan önce ki birkaç ay benim için inanılmaz yoğun bir hazırlık sürecini oluşturdu. İyi bir eğitici nasıl olur? Bilgi ve tecrübelerimi bu kitleye en kolay en anlaşılır biçimde nasıl aktarırım? Tüm bunları keşfetme ve karar verme süreciyle gecen aylar neticesinde projenin hayata geçirilmesini müteakip ilk kurulan film atölyesinin eğitmeni olarak ilk dersimi vermek üzere dezavantajlı 15 öğrencinin karşısındaydım. İtiraf ediyorum o güne kadar engelli gençler hakkında hiçbir fikrim yoktu. Aslında pek çoğumuz gibi onların var olduklarını unutmuştum. Sınıf karma bir sınıftı.Ağırlıkla işitme engellilerden oluşmasına karşın diğer engel guruplarından da öğrencilerim vardı. Ve bir itiraf daha çok korkuyordum. Fakat en büyük hayat tecrübesi korkularınızla yüzleşmektir.
Ve ben hayatta elimden geldiğince hep korkularımın üstüne gittim. Bir müddet sonra zaten hiç bir şeyden korkmamaya başlıyorsunuz. Tecrübeyle sabittir. Araba kullanmayı yeni ögrendiğim dönemde ilk ciddi kazayı yaptığımda araba kullanmaktan korktum. O gün eğer pes etseydim bugün cebinde ehliyeti olan ama direksiyona oturamayan bir kadın olurdum.
İlk dersimin sonunda çok doğru bir karar verdiğimi bir kez daha anladım. İnanılmaz bir kitleyle karşı karşıyaydım. Sonra ki 3 ay boyunca sinema tarihinden, senaryo yazımına, kamera kullanımından montaj yapımına kadar her şeyi elimden geldiğince aktarmıştım. Onlar bana işaret dili öğretirken ben onlara sinema öğretiyordum.
Bu gençlerin engellerine ragmen hayata bakışlarından, neşelerinden ve tutkularından etkilenmemek zaten mümkün değildi. Kendi adıma onlardan çok şey öğrendiğimi itiraf etmeliyim.
“Ön yargılarım vardı yok oldu… Korkularım vardı kayboldu… Küçük sevinçlerim, kocaman neşeye, Cılız umutlarım, inanca döndü…
Ve biliyor musunuz, bir düşüm vardı, Gerçek oldu…”
Bana bunları hissettirecek kadar güzel bir süreç yaşadım. Onlarla birlikte çektiğimiz tamamı nerdeyse kendilerine ait olan kısa filmimiz Ak sanat ve Cadde Bostan kültür merkezlerinde gösterildi. Engelli gençlerle ilgili çalışmalarıma halen farklı platformlarda gönüllü olarak devam ettiriyorum.
VE SOSYAL MEDYA İLE TANIŞMA
Bu arada bütün sosyal medya hesaplarımı engelli bir arkadaşım açtı. Hepiniz biliyorsunuz ama ben sosyal medyayı kısaca tanımladıktan sonra kendi sosyal medya maceramı anlatacağım sizlere.
İnternetin kendisi aslında bir sosyal medyadır desek sanırım abartmış olmayız. Teknolojiyi, sosyal girişimciliği, kelimeler, resimler, videolar ve ses dosyaları ile birleştiren şemsiye bir kavramdır aslında. Bireylerin internette birbirleriyle yaptığı diyaloglar ve paylaşımlar sosyal medyayı oluşturur. Sosyal ağlar, bloglar, mikro bloglar, anlık mesajlaşma programları, sohbet siteleri, forumlar gibi insanların bir biriyle içerik ve bilgi paylaşmasını sağlayan internet siteleri ve uygulamalar sayesinde internet kullanıcıları aradıkları ve ilgilendikleri içeriklere ulaşma fırsatına kolayca erişebiliyor.
İlk bakışta bireyler veya küçük gruplar arasında gerçekleşen diyaloglar gibi görünse de, paylaşılan bilgi veya içerikle ilgilenen kişi sayısı oldukça hızlı şekilde artıyor. İnternet kullanıcılarının olumlu ve olumsuz deneyimlerini internet ortamında paylaşmaları şirketler için de fırsatları ve tehlikeleri beraberinde getirmeye çoktan başladı bile.
Sosyal medya hesaplarımı kullanmaya başladığım dönemde bu mecra bana sadece daha çok insanla iletişimde ve etkileşimde olma imkanı veriyordu. Hesaplarımı yönetirken sosyal medyanın bana ne gibi geri dönüşleri olabileceği hakkında hiçbir fikrim yoktu açıkçası. Fakat yaşanan süreç sosyal medya’nın iş imkanı kapılarını da açabileceğini gösterdi. İlk 6 ayın sonunda ciddi bir popülariteye ulaşmış olmamı sadece kendim gibi davranmış olmaya bağlıyorum. Çünkü bu popülariteyi yakalamak için hiçbir özel gayretim olmadı. İnsanların bana ve yazdıklarıma güveniyor olması kısa sürede markalarında ilgisini çekti ve birbiri ardınca sosyal medya organizasyonları için davetler almaya başladım. Katıldığım bu organizasyonlarda da tamamen tarafsız olarak markayı değerlendirip bunu sosyal ağlarımla paylaşıyor olmamda insanların bana olan güvenini bir kat daha arttırdı. Aslına bakarsak sizlerde bana sosyal medya kanallarını kullanarak ulaştınız.
Sosyal medyada tanıştığım insanlarla gerçek hayatta da görüşmeye iş konusunda paslaşmaya ve iletişime devam ettim. Çok kalıcı ve köklü dostlar edindim. Aslına bakarsanız orada öyle büyük ve güçlü bir kitle var ki bazen sizi bile hayrete düşürebiliyor. Şöyle hemen bir örnek verecek olursam. Annemin rahatsızlığı esnasında Ankara’da hastane de başındayken. Günde sadece 2 saat internete girip sosyal hesaplarımdan ihtiyacım olan konularda araştırma taleplerimi bırakıyordum. O dönemde o sosyal ağlarda ki insanlar adıma gruplar kurarak bir iletişim ve yardım ağı oluşturdular. Her türlü bilgi akışı kesintisiz olarak telefonuma ulaşıyordu. Hiç tanımadığım insanlar bana telefonla ulaşarak bilgiler veriyor, acımı paylaşıyor hatta telefonda benimle ağlıyorlardı. Birisi yurt dışına gönderilecek tahlilleri tercüme ederken diğeri ulaşmaya çalıştığım insanların bilgilerini paylaşıyor. Birisi elinde fazla olan hastane yatağını bana ulaştırmaya çalışırken diğeri daha fazla ne yapabileceğini soruyordu. O dönemde sosyal medyadan aldığım desteği asla unutamam.
Unutmayın Dünya ne kadar büyük olursa olsun artık sosyal medya sayesinde ulaşılabilir. Dünya’nın öbür ucunda bir insanla iletişim kurabilmeniz artık sadece 1 dakikanızı alıyor.
Sosyal medya ile değişen iletişim ve pazarlama yöntemlerinin de göz ardı edilmemesi gerekiyor. En basit örnek olarak kendinizi ele alın. Kim ne kadar tv reklamlarını izliyor? Genellikle hemen kumandayla kanal değiştiririz. Artık tüketiciler markaların kendisini övmesini anlatmasını dinlemek yerine içeriği tüketicinin kendisinin yarattığı, şeffaf, kendine özgü ve gerçek yorumları merak ediyor. Bunlara da bloglar, forumlar, yorumlar vasıtasıyla ulaşıyor. Yeni iletişim yöntemi monolog olmaktan çıkıp diyalog haline geliyor artık. Yeni bir marka oluşturduysanız eğer sosyal medyada artık mutlaka var olmalısınız. İnsanlar markanızdan bahsetmeli. %36 lık bir kesim bugün bloggerların markalar hakkındaki yorumlarına güveniyor ve bu rakam her geçen günle birlikte artmaya devam ediyor.
Yeni çağın dijital çocuklarını da unutmamalısınız. Onlar geleceğin tüketicileri olacaklar ve bilgisayarı kesinlikle bizden çok daha etkin kullanacaklar ve önemsedikleri senin kendi reklamın değil kendi arkadaşlarının senin hakkındaki düşünceleri olacak.
İyi birer gözlemci olun ve unutmayın ki iletişimin birinci kuralı iyi birer gözlemci ve dinleyici olabilmektir.
Markanızı konumlandırmadan önce insanları dinleyin ve ihtiyaçları iyi analiz etmeye bakın ve markanızı sahiplenmelerini sağlayın. Redbull’un bu konuda ki çalışmasını hepiniz hatırlayacaksınız teneke kutulardan oluşan bir sergiyi kullanıcılara yaptırarak aslında markaya benimsemelerini sağladı.
SOSYAL MEDYA UZMANLIĞI DİYE BİR MESLEK
Ve tüm bunlar olurken gözümüzün önünde Sosyal medya uzmanlığı diye yeni bir iş kolu oluştu bile. Şimdilerde her ne kadar sosyal medyayı birazcık iyi kullanan biraz takipçi sayısı fazla insanlar sosyal medya uzmanıyım diye ortada dolaşsa da aslında oldukça ciddiye alınması gereken markaları vezirde, rezilde edebilecek bir iş kolu olarak hayatımızdaki yerini aldı.
Türk meslekler sözlüğünde ki tanımı ise şöyle “Sosyal medya ağlarında marka, firma ya da şahıs hakkında neler yazıldığını takip ederek buna uygun iletişim stratejisi belirleyen ve uygulayan kişi”. Peki bu kadar basit mi? Elbette ki değil. Görev tanımında altını dolduruyor.
-Sosyal medya ağlarını takip etmek,
-Çalıştığı firma veya kişileri bilgilendirmek, uygun stratejileri belirlemek,
-Sosyal medya platformlarında özel kampanya kurguları geliştirmek,
-Sosyal medya ağlarındaki takipçi sayısını artıracak çözümler üretmek, uygun olan iletişim stratejilerini belirlemek,
-Sosyal medya ağlarında çalıştığı firma, marka ve kişi hakkındaki farklı kişi ve kurumlar tarafından oluşturulan uygun olmayan içerik, durum ve izlenimleri belirlemek,
-Uygun olmayan içerik, durum ve izlenimlere gerektiğinde müdahale etmek,
-Bloglar oluşturmak, içerikleri hazırlamak ve yayımlamak,
-Rakiplerin sosyal medyadaki aktivitelerini takip etmek,
-Ürün deneyimine ilişkin çalışmalar yapmak,
-Mesleği alanındaki gelişmeleri takip etmek ve uygulamak, gibi görev ve işlemleri yerine getirir.” Diyor.
Türkiye’de henüz bir okulu yok tamamen alaylı bir gurup söz konusu. Bu işi yapmaya niyetlenecekseniz ben sosyal medya uzmanıyım diye ortaya atılmadan önce mutlaka bu konuda iyi olan bir sosyal medya ajansında işe başlamanızı öneririm. Ayrıca Kadir Has Üniversitesinde Sosyal Medya Uzmanlığı sertifika programı olduğunu da duymuştum. Buraya da müracaat edebilirsiniz. Ama kısa vadede yapılacak en iyi iş piyasada bu konu hakkında yazılmış kitapları okumanız olacaktır ki eminim oldukça faydasını göreceksiniz. “Gary Vaynerchuk’un Markanız İçin İnterneti Nasıl Kullanmalısınız, Teşekkür Ekonomisi kitaplarını, Michael Tasner’in Anında Pazarlama Web 3.0 Pazarlama Kılavuzu, Erkan Akar’ın Sosyal Medya Pazarlaması, Albert Laszlo Barabasi’nin Bağlantılar,” kitaplarını tavsiye edebilirim.
Bu yeni meslek kariyer yolu olarak seçilebilir, uzmanlaşmaya gidilip güzel yerlere gelinebilinir. Ama gerçekten bu işte uzmanım diyecekseniz de; bir kaç hesap yönetmenin, tweet atmanın, facebook’ta “like” arttırmanın ötesinde bir şeyler yapmak gerekir diye düşünüyorum. Aslında bu da her girişim gibi vizyon, cesaret, özgüven ve bilgi gerektiriyor. Yaptığınız ve ya yapmayı planladığınız her işte öncelikle siz işinizi çok iyi bilip hakim olmalısınız ki o iş size başarı olarak geri dönsün.
BENİM SOSYAL MEDYA HİKAYEM
Dönelim benim sosyal medya hikayeme. Markaların ilgisini çekmem neticesinde aldığım davetler ve bunları tarafsız bir gözle değerlendiriyor olmam. İki yönlü olarak hem görüşlerim konusunda bana güvenen takipçi kitlem hem de markalar nezdinde önemli olmaya devam ediyor. Bugün sosyal medya sayesinde edindiğim oldukça geniş bir çevrem ve arkadaş gurubum var. Yine sosyal medyada ki varlığım sebebiyle pek çok iş teklifi alıyorum. Hali hazırda devam eden bir işim olduğu için pek çoğunu da maalesef şimdilik değerlendiremiyorum. Fakat ilerisi için yatırımlar yaptığımı da itiraf etmeliyim. Sosyal medyada ki o son derece süratli bilgi alışverişi sayesinde pek çok konuda bilgi sahibi oldum ve bunları gelecekte yapmayı planladığım projelerimde etkin olarak kullanacağımdan şüpheniz olmasın. Şimdi hazırlık aşamasındayım. İzliyorum, dinliyorum, ihtiyaçları belirliyorum ve en doğru zaman ve şartlar için bekliyorum.
Benim sosyal mecralarda ve hayatta sıkça kullandığım bir sözüm vardır. “Ben bir şeyim demeden önce gerçekten bir şey olmalı insan.” Hayatta ki duruşunuz hep mütevazi olsun ama bu mütevazilik sizi sömürebilecekleri yada küçük düşürebilecekleri seviyede olmasın. Yeri geldiğinde kim ve ne olduğunuzu da ortaya koymaktan asla çekinmeyin. Böylelikle insanları sıkça şaşırtacağınızı garanti ederim. Sürekli böbürlenerek dolaşmak en başta kendinize zarar verecek ve beklide kendi eksikliklerinizi göz ardı edeceksiniz. Buda kendinizi geliştirmenize imkan vermeyecektir.
VE HAYATTAKİ ROLÜMÜZ ASLINDA GİRİŞİMCİLİK
Rolümüz girişimcilik dedik. Unutmayın hayat aslında kocaman bir sahnedir. Bu sahnede ki rolümüzü her birimiz kendimiz belirleriz.
Rağmenci mi olacağız yoksa saydıcı mı?
Sözlerimi kendisini büyük bir dikkatle takip ettiğim genç bir girişimcinin sözleriyle noktalamak istiyorum.
Ben insanları ikiye ayırıyorum diyor Baturay Özden. Rağmenciler ve saydıcılar olarak. Saydıcılar der ki; babam zengin olsaydı şimdi başka yerlerde olurdum, milletvekili dayım olsaydı şu pozisyona yerleşmiştim, x üniversitesini bitirseydim şimdi bu işte çalışıyor olmazdım vb. Rağmencilerde ise; babam zengin olmamasına rağmen, milletvekili dayım olmamasına rağmen veya bu üniversiteyi bitirmiş olmama rağmen ben bu işi başaracağım diyenlerdir ki gerçek başarı her zaman rağmencilerindir.
Örnek için çok uzaklara gitmemize gerek yok. Atatürk gelmiş geçmiş en büyük rağmencilerden biridir. Atatürk diyebilirdi ki; topumuz tüfeğimiz olsaydı, biraz paramız olsaydı, yunan polatlıya kadar gelmiş olmasaydı ben bu ülkeyi kurtarırdım. İçinizden ee o zaman bende kurtarırdım dediğinizi duyar gibiyim. Ama o tüm bunlara rağmen savaştı ve bu ülkeyi kurdu. Bir an için Atatürkün saydıcı olduğunu düşünelim. Ne olurdu? Şuan nasıl bir ülkede yaşıyor olurduk? Bunlar üzerine çok şey söylenebilir fakat benim asıl vurgulamak istediğim biz şuan hangi tarafta duruyoruz. Saydıcımıyız yoksa sıkı birer rağmenci mi?
Hepimiz hergün yataktan kalkmamak için en az beş bahane bulabiliriz dimi? Ya da kitap okumamak, spor yapmamak için onlarca gerçekci gerekce sunabiliriz kendimize. Peki bir an düşünelim. Bunlar aşamayacağımız şeyler mi? Vaktim olsaydı şu kitabı okurdum mu diyoruz yoksa yoğun programıma rağmen ben bu kitabı okudum mu diyoruz? Sizce başarı hangisinin olacak?
Hayatta zorluklarla karşılanın sadece biz olduğunu düşünürüz bazen. Terk edildiğimiz de tek terk edilen bizmişiz gibi hisseder birini kaybettiğimizde kimse birini kaybetmenin ne demek olduğunu bilmiyormuş ve o acıyı sadece biz yaşıyormuş gibi hissederiz fakat tüm bunları her gün milyonlarca insan yaşamakta. Çaresiz olduğum zaman aklıma hep bir kişinin hikayesi gelir. Bu kişi;
– 7 Yaşındayken babasını kaybetti ve yetim kaldı. Yalnız ve içine kapanık biri olarak yaşamaya, oradan oraya sürüklenmeye başladı.
– 8 Yaşında okuldan alındı ve köyde yaşadı. Zamanını tarlalarda kargaları kovalamakla geçirdi.
– 10 Yaşında yüzü kanlar içinde kalacak şekilde, yeni okulundaki hocasından dayak yedi. Ailesi onu okuldan aldı. Sinirden ve korkudan üç gün evinden çıkamadı.
– 17 yaşında hayalindeki okulun istediği bölümü için gerekli not ortalamasını tutturamadı.
– 24 Yaşında tutuklandı, günlerce sorguya çekildi ve 2 ay tek başına bir hücrede hapis yattı.
– 25 Yaşında sürgüne gönderildi.
– 27 Yaşında kendisinden bir yaş büyük meslektaşı, kendisinin de üyesi olduğu derneğin çalışmaları ile kahraman ilan edilirken, kendisi hiç önemsenmiyordu. Doğduğu şehrin merkezinde rakibi törenlerle karşılanırken, o kalabalık arasında yalnız başına olanları izliyordu.
– 30 Yaşında kendisi başka şehirleri düşman elinden kurtarmaya çalışırken, doğduğu şehir düşmanların eline geçti.
– 30 Yaşında amiri, onu kendisinden uzaklaştırmak için başka göreve atanmasını sağladı. Yeni görevinde fiilen işsiz bırakıldı. Aylarca boş kaldı.
– 37 Yaşında böbrek hastalığından Viyana’da iki ay hasta ve yalnız halde yattı.
– 37 Yaşında Komutan olarak yeni atandığı ordu, dağıtıldı.
– 38 Yaşında Savunma Bakanı tarafından görevinden atıldı.
– 38 Yaşında bir toplantıda giyebileceği bir tek sivil elbisesi bile yoktu ve başkasından bir redingot ödünç aldı. Ayrıca cebinde sadece 80 lirası vardı.
– 38 Yaşında kendisi için tutuklama kararı çıkarıldı.
– 38 Yaşında en yakın beş arkadaşından üçü, onun kongre temsil heyetine üye olmaması için oy kullandı.
– 39 yaşında idam cezasına çarptırıldı.
SONRA NE Mİ OLDU?
– 42 Yaşında Türkiye Cumhuriyeti CUMHURBAŞKANI oldu.
Bu kişiyi tanıdınız dimi? Evet Mustafa Kemal ATATÜRK’ den bahsediyoruz. Şimdi düşünün, sizin başarılı olmanızı engelleyen ama ATATÜRK’ ün karşısına çıkmamış bir engel var mı?
Hayallerinizin önündeki engel ne? Paranız mı yok? Atatürk’ ün de yoktu! Sağlığınız mı bozuk? Atatürk’ ün de bozuktu! Çevrenizde sizi çekemeyenler mi var? Atatürk’ ün de vardı! Bazı yakın arkadaşlarınız sizi arkadan mı vurdu? Atatürk’e de vurdular! Aileniz çok zengin değil miydi? Atatürk 38 yaşındayken cebinde sadece 80 lirası vardı. Amirleriniz hakkınızı mı yiyor? Atatürk’ ün de hakkını yemişlerdi! Sizden daha beceriksiz ama hırslı insanlar, sizden daha hızlı yükselip, size amirlik mi yapıyor? Atatürk’ ün de başına gelmişti! Geçmişte bazı denemelerinizde başarısız mı oldunuz? Atatürk’ de olmuştu! Hakkınızda idam fermanı çıktığı için mi başarılı olamıyorsunuz? Atatürk’ ün başına oda gelmişti!
Çaresizlik bizim kendi kafamızda oluşturduğumuz bir düşünceden başka bir şey değildir. Sadece şunu düşünün. Siz düşüncelerinizi yönetebilir misiniz? Eğer cevabınız evet ise çaresizliği de yönetebilirsiniz ki bizler dünyaya düşüncelerimize sözümüzü geçirebilme potansiyeli ile geldik. Bunu kullanmak sadece bize kalmış.
Hepinize çok teşekkür ederim.
SHOW Tv’de canlı olarak yayınlanan ve Berna Laçin ve Rojinin konuk olarak katıldığı Siyaset Meydanına Gençlik Platformu üyesi öğrenciler konuk olarak katıldı Kurucu Bşk. Sayın İsmail Hilmi Adıgüzel ve Kadir Has Temsilcisi Neslihan Kaplan Gençlik Platformunu ve Kan Bağış kampanyası paylaşıldı.
Bu gençlerden hiçbir şey olmaz?
Yeni nesil boş arkadaş!?
Bu gençler mi bizim geleceğimiz??
Bu gençlere mi güveneceğiz?
Sadece kelime israfından ibaret gereksiz cümleler ve onları sarf eden gereksiz insanlar?
Safi kelime israfı bana göre.
Bu cümleleri kuranlara ?Sen neler yaptın, bi anlat bakalım da gençlere örnek olsun? dediğinizde karşılık verememeleri onların ne kadar gereksiz olduklarının fazlasıyla kanıtı bana göre. Boş konuşma, başka da bir şey yok!
Neyi görmek istiyorsan onu görüyorsun aslında.
Ben gençlere inanıyorum ve çok da güveniyorum.
Etrafımda da bununla ilintili çok güzel örnekler görüyorum. Hem kendi öğrencilerimden hem de çalışmalarını yakından izleyip keyifle sohbet ettiğim genç arkadaşlarımdan.
Bir süreden beri ?Gençlik Platformu? adındaki oluşumu yakından izliyorum. Türkiye?nin en büyük gençlik kulübü. Geçen gün de oluşumun lideri Sevgili İsmail Hilmi Adıgüzel ile bir yemekte bir araya geldik. Çok düzgün, özsaygısı son derece gelişmiş, iletişim becerileri çok güçlü genç bir meslektaşım İsmail Hilmi. O heyecanla Gençlik Platformu?nu anlattı ben de heyecan ve gururla dinledim. Büyük yolculuklar küçük bir adımla başlar misali Ekim 2010?da yola çıkmışlar, üreten-keşfeden-geliştiren-paylaşan gençleri bir araya getirmeyi hedeflemişler. 6 ay gibi kısa bir sürede tam 58 üniversitede temsilcilik oluşturmuşlar. Yani Türkiye?nin her 3 üniversitesinin bir tanesinde Gençlik Platformu?nun temsilcisi var. Giderek de çoğalıyorlar, birleşiyorlar, konuşuyorlar, tartışıyorlar, proje üretiyorlar.
İlk projelerini Kızılay ile yaptılar. ?Kan bağışı projesi?? Üniversiteli gençlerin kan bağışı yapmalarını sağladılar ve bu projede rekor kırdılar. Kızılay?ın topladığından kat be kat kan topladı bu yürekli gençler. İsmail Hilmi, başarılı bir pazarlama iletişimi uzmanı olduğu için medya yansımaları da iyi.
Sadece konuşup laf üretmek ve eleştirmek yerine harekete geçen bu gençlerin arkasında öyle muhteşem güçler yok. Güçleri kendi içlerinde; güzel yüreklerinde ve zehir gibi akıllarında…
Bu gençlerin kendilerine dayatılan senaryolara karşı çıkarak kendi senaryolarını yazacaklarını biliyorum.
Hiçbir yere yaslanmadan özgür ruhlarından ve özgür düşüncelerinden ödün vermeyeceklerini de biliyorum.
Bu gençler kendi hayatlarının kaptanları ve ben bu ülkenin kaptanları olmasını da derinden arzuluyorum.
Evet, bu ülkenin gençlere ve gençlerin bir şeyler yapmasına çok ihtiyacı var. Ama gençlerin de ülkenin inancına, desteğine ihtiyacı var.
Ben inanıyorum, güveniyorum ve onlarla el ele tutuşuyorum.
Gülay Akçakoca
www.gulayakcakoca.com/arsiv
Sevgili Ali Kırca davet etti mi, akan sular durur. Gecenin bir saati kalkıp gittik Siyaset Meydanı’na. İyi ki de gitmişiz. Uykusuzluk ve yan etkileri üç gündür sürüyor ama değdi…
Öncelikle Ali ve arkadaşlarının Kadir Has Üniversitesi’nin muhteşem binasının orta yerine kurdukları Arena – Meydan tarzı stüdyoyu ekranda algılamak mümkün değil, olayı yerinde incelemek önemli bir tecrübe. Bir de tabii orada karşılaştığımız, çeşitli dünya görüşlerinden geniş bir segment içinde seçilmiş üniversiteli gençlerle tanışma ve sohbet etme fırsatı buldum.
Her ne kadar başka bir güzel binada, Bahçeşehir Üniversitesi’nde Pazartesi günleri (beklerim) son sınıf öğrencilerimizle halkla ilişkiler projeleri üzerine çalışırken 30 kadar zıpkın gibi gençle biraraya gelip kanımızı tazelesek de, Meydan’daki gençlerin kompozisyonu çok farklı ve heterojendi.
***
Bugün Türkiye’nin siyasi geleceği için önemli bir seçim var. Partiler milletvekili adaylarını belirliyorlar. Neredeyse her siyasi, konuşmasına başlarken Türkiye’nin Avrupa’da (hâlâ) en genç nüfusa sahip olduğunu söylüyor. Yani bu seçimde de genç seçmenlerin oyları Türkiye’nin siyasi geleceğini belirleyecek.
Yayın gecesi orada bulunan çeşitli üniversitelerden onlarca gence sordum: “Bana bir tane siyasi parti söyleyin ki, başta Y Kuşağı olmak üzere ülkemiz gençliği için ciddi proje, gelecek tasarımı ve vaat sistematiği getirmiş olsun? Tabii ki ‘Uzaktan Askerlik’i ciddiye alıyorsanız ona bir şey diyemem.”
Onca gençten çıt çıkmadı.
Onların yerine koydum kendimi. Bir an çok yalnız hissettim. Belki bu yazdıklarımı adayları belirleyecek yöneticiler okur da bu seçmen kesimindekiolağanüstü tehdit ve fırsatı fark eder, adayları ona göre belirler.
***
Yayın sonrası pek çok genç sohbet için yanıma geldi. İçlerinde bir grup vardı. Yakın gelecekte kendilerinden sık sık söz edilecektir. Tüm siyasilerin bu gruba özenle yaklaşmalarında yarar var. Hiçbir siyasi eğilimle özdeşleşmedikleri için herhangi bir ‘tasallut’ları yok. Bu nedenle de etkili olmaları kuvvetle muhtemel. Adları, Gençlik Platformu… Dört ayda 52 üniversitede örgütlenmişler. Vizyonlarını şöyle belirlemişler:
“Her gencin kendisine göre bir şeyler bulabileceği, akademik bilgilerini uygulamaya geçireceği, göstermelik değil gerçek işler yapan kendini geliştirmek isteyen herkesin bir şeylere kolayca dâhil olup kendisini yeniden keşfedeceği Türkiye’nin en büyük gençlik kulübü” olmak…
Şunu kesinlikle söyleyebilirim. Bu gençlerin anne-babalarının tercihine göre oy kullanacağına inananlar çok yanılır. Bu gençliğe kafasını ve ruhunu takmayan bir siyasi partinin geleceği yok demektir. Hele de bu partilerden bir tanesi çıkıp onları peşine takmayı başarırsa…
***
Lütfen şu web sitesine girip bir bakın: www.genclikplatformu.org
İlk projelerini bir inceleyin. “Türkiye’nin en büyük yardım kuruluşu Kızılay ile Türkiye’nin en büyük öğrenci kulübü Gençlik Platformu Türkiye’nin en büyük sorunlarından birisinde işbirliği yapıyor: Kan Bağışı… Sloganı şu: Kanımıza Kan Katacak Gençler Arıyoruz.”
Kampanya mükemmel gidiyormuş. Kurucu Başkanın adı İsmail Hilmi Adıgüzel. Pek bilinen ‘başkanlar’ gibi değil… “Şehr-î Yâr” adlı kitabı yeni yayınlanmış. Arkadaşlarıyla ilişkisinde en ufak bir hiyerarşi yok. Ve giderek çoğalıyorlar. Sponsorları var, destekçileri var.
Üniversite gençliğinin bağırıp çağıran, sadece söylenen, ‘aykırı’ gruplardan yola çıkıp kahir yapıcı çoğunluğu görmeyen, ‘okumayan’ siyasileri ben neyleyim…
http://www.ali-saydam.com/genccedilleri-lsquookumayanrsquo-partilinin-i351i-zor.html
TRT Haber Kanalında canlı olarak yayınlanan ve İstanbul Haber Müdürü Selver GÖZÜAÇIK’ın sunduğu Gün sonu Haber programına Kurucu Başkanı Sayın İsmail Hilmi ADIGÜZEL ve Marmara üniversitesi Temsilcisi Melis ÖZKUL Gençlik Platformunu anlatmaları üzere davete edildi. 10 03 2011
12.12.2010 tarihde Gençlik Platformu ve Türkiye Fotoğraf Gönüllüleri Tarafından gerçekleşen “Hayatımız boyunca çekmek istemediğimiz fotografı çekmeye gidiyoruz” etkinliği Star Tv ana haber bülteninde Günün Olayı olarak yer buldu