Yazar: ismailhilmi

  • Benim Hala Umudum Var

    Evet, evet hâlâ.

    Neden mi hâlâ?

    Bunca umutsuzluğun, karamsarlığın ve hatta kötümserliğin gözümüze sokulmaya çalışıldığı şu günlerde hâlâ demeyelim de ne diyelim? “Umudum var.” diyerek konuyu sıradanlaştıralım mı? Son yıllarda sanki – dünya kuruldu kurulalı – bu kadar kötülük ve olumsuzluk yaşanmamış ve dünya tarihinde, en çok umudunu yitirmesi ve terk edip gitmesi gereken bizlermişiz gibi, gözümüze sokuluyor tüm olumsuzluklar.

    Öyle ya, sonradan “Kadınlar Günü” olarak ilan edilen 8 Mart 1857 tarihinde, ABD’nin New York kentinde 40.000 dokuma işçisinin “daha iyi çalışma koşulları” istemiyle bir tekstil fabrikasında greve başlaması ve polisin işçilere saldırmasının ardından işçilerin fabrikaya kilitlenmesi… Arkasından çıkan yangında işçilerin fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamaması sonucunda çoğu kadın olmak üzere 129 kişi can vermemiş gibi; Che Guevara’nın Bolivya ordusu tarafından öldürüldüğünü kanıtlamak için cenazesiyle, günümüz tabiriyle, selfie yapılmamış gibi; sırf ten renklerinden dolayı yüz binlerce insan ölmek için yalvarmamış, işkenceler çekmemiş gibi; Budist rahip Thich Quang Duc, Güney Vietnam hükümetinin “din adamlarına eziyet etmesini” kendini yakarak protesto etmemiş gibi; Peygamber Efendimiz baskı ve zorbalıklarla karşılaşarak Mekke’den Medine’ye hicret etmek zorunda kalmamış gibi; dünya teknoloji şirketlerinin en gözde olduğu yıllarda yine bir teknoloji devi olan Nokia iflasın eşiğine gelmemiş gibi; “Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık öldüğünde beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak.” diyerek hâlâ bizlere ders veren Kızılderili topluluklar yok edilmemiş gibi davranıyoruz.

    Ülkelerin 3. Dünya Savaşı’nı çıkarmalarından, hatta sanki daha önce hiç kullanılmamış gibi nükleer bomba kullanmalarından korkuyoruz. Ne o? Anımsayamadık mı yoksa? Anımsayanlar lütfen bu paragrafı atlasınlar da anımsayamayanlara iki çift sözüm var:

    Evet, unutursak yapılan kötülükleri, yaşanan olumsuzlukları; sanki dünya tarihinde hiç yaşanmamış da günümüzde yaşanıyormuşçasına hayatta kalmanın su, kan ve oksijen kadar değerli olan umudunu alırlar. Sen de nefessiz bir nefer olarak kalakalırsın; ne yöne yürüyeceğini bilemez, hangi yöne bakacağını dahi düşünemezsin. O nükleer bombayı yemişçesine bir nesil ortaya çıkar.

    Umut; nefestir, sudur, damarlarındaki kandır.
    Umut olmadı mı yaşam pınarlarından birini yitirmişsin demektir. Ha susuz kalmışsın, ha oksijensiz.

    Umut değil midir yaşam? Umut değil midir yaşadığın günü bir amaca çeviren?

    Umuttur, insanın yaşamını değerli ve bir amaç uğruna yaşanılır kılan.

    Günümüzdeki güzelliklere odaklanmalı, umut var olmalı… Bu demek değil ki kötülüklere gözümüzü kapatalım. Bu demek değil ki sadece güzellikleri görelim. Dünya kurulduğundan beri iyilik de vardı, kötülük de… Ve bundan sonra da olacak. Bizler kötülükleri daha çok göz önüne koyar ve onların üzerine konuşursak; yaşanan güzellikler yer bulamaz kısacık ömrümüzde.

    Yaşamınızda iyilik ve güzelliklere öylesine yer açın ki; kötülük ve olumsuzluklar kendilerine yer bulamasın.

    Kaynakça

  • Öğrenci olmak

    Öğrencilik hayatta yapabşleceğimiz en kutsal meslek…

    Nerede mi icra edilir?
    Bazen bir okulda, bazen bir inşaatta, bazen ise bir evde…

    “Hayat mektebi” derler. Öyle bir mekteptir ki; teorisini de tekniğini de öğretir insana – sen öğrenmek istersen. O mektebin bir de öğretenleri vardır. Okulda bir öğretene 20-30 öğrenci düşerken, inşaatta 3-4, evde ise 1-2 öğrenci düşer. İşte bu sebeptendir ki evde öğrenilenler unutulmaz. Birebir eğitim evdedir. Belki de bizim şu sevmediğimiz, burun kıvırdığımız ev ödevleri bu sebepten verilmektedir, olamaz mı? “Yaşayarak öğrenmek” de hayat mektebinin öğretim sistemidir; günümüz okullarındaki staj gibi…

    Eğiticiden duyarsın, öğrenirsin, yaşarsın, görürsün ve uygularsın. Her zaman zannettiğimiz gibi öğretenler sadece anne babalar değildir. Bazen bir arkadaş, bazen bir kardeş elinden tutar insanın…

    Öğrenmek isteyen, öğrenci olmak isteyen sadece onu düşünmeli; yılmamalı! Para pul düşünmemeli; öğrenmek istenmeli, öğreten sevilmeli!

    Dedim ya, bu meslek kutsaldır. Herkes sana saygı duyar, yardım eder. Öğrendiklerinle, öğreneceklerinle yargılar. Yeter ki iste…

    Öğrenci olmak ve öğretenin olmak istiyorum!


    Kaynakça

    1. “Hayat mektebi… teorisini de tekniğini de öğretir insana.”
    2. “Yaşayarak öğrenmek de hayat mektebinin öğretim sistemidir, günümüz okullarında staj gibi…”
    3. “Bazen bir arkadaş bazen bir kardeş elinden tutar insanın…”
    4. “Öğrenmek isteyen, öğrenci olmak isteyen sadece onu düşünmeli, yılmamalı! Para pul düşünmemeli…”
    5. “Birebir eğitim evdedir… ev ödevleri bu sebepten verilmektedir.”
      • Ertürk, S. (2013). Eğitimde program geliştirme. Edge Akademi
  • İstanbul sana bir hediyem var

    İstanbul…

    İstanbul, kimileri için taşı toprağı altın, kimileri için tutku, kimileri için manevi bir şehirdir. Asırlar boyu hep böyle olmamış mı?

    Örneğin, ilk olarak M.Ö. 512’de boğazın en dar yerine gemileri yan yana dizerek köprü kuran I. Darius’un, ordularını boğazın diğer yakasına geçirdiği biliniyor. Dünyanın en gözde şehirlerinden birisi olan ve toplamda bilinen 29 kez kuşatılan başka bir şehir var mıdır acaba?

    Bu kadar insanlığı heyecanlandıran, sahip olma ve sahip olunma arzusu uyandıran bir şehir… Belki de o, sahip olunmayı seviyordur en güçlü tarafından. “Evet, güçlü olan sevsin beni, en çok seven sevsin beni,” diyordur belki. Hiç düşündünüz mü? Olaya bir de İstanbul gözünden baktınız mı? O neden istemesin sevilmeyi, güçlü olmayı, hükmetmeyi, değerli olmayı?

    Belki sırf bu yüzden bizler Bizans surlarının ve askerlerinin başarısını hesaba katarken, İstanbul direndi tam 28 kez. İstanbul kumar oynamayı hiç sevmez; hep kazanan olmak ister. Sen ise İstanbul ile kumar oynadığını düşünürsün: “1 vereyim, 10 alayım” beyhude bir sözdür İstanbul için. 1 alır, 10 vermez! Verdiyse 10 almıştır senden ki vermiştir.

    Düşünsenize: “Ya Bizans’ı alırım, ya da Bizans beni!” dememiş miydi II. Mehmet? Kendini feda etmişti ki İstanbul da kendini hediye etti II. Mehmet’e. Dedik ya, bazıları için İstanbul bir tutkudur. II. Mehmet için de bir tutku… Ve bir rivayete göre İstanbul, kavuşamayan iki topraktan yaratılanı temsil eder.

    İki kıtanın bu denli yakın olduğu, bu denli kıvrım kıvrım olduğu ve kavuşamadığı yer İstanbul’dur. Bu sebepten midir bilinmez, kavuşmalar İstanbul’da olur.

    Hee, bu arada hediyem mi? Dedik ya, İstanbul özel olmak ister; onu da buradan yazacak değiliz herhalde…


    Kaynakça

    1. “İstanbul Boğazı’na ilk köprü, Pers kralı I. Dareios’un İskit seferi sırasında MÖ 512 yılında inşa edildi.”
    2. “İstanbul, toplamda bilinen 29 kez kuşatılmıştır.”
    3. “II. Mehmet, İstanbul’u fethederek Bizans İmparatorluğu’na son vermiştir.”
    4. “İstanbul, Asya ve Avrupa’yı birbirine bağlayan bir kavuşma noktasıdır.”
  • Üniversiteler ve Üniversiteliler Yarışmalı

    O tarafa bu tarafa açıklama yapmak yerine, bilime yapmış oldukları yatırım ve emekle üniversitelerimiz gündeme gelmelidir.
    İnovatif faydalar, ürünler, fikirler üretmeli, ülkeyi ve kişileri geçmişten dersler alarak geleceğe taşımalı. Tam da burada kurumsal hafıza ve yönetim anlayışının önemi bir kez daha ortaya çıkmış oluyor. Eğer bir kurumda padişahlık saltanatı varsa (ki tarihte padişahlar önceki padişahların bilgi ve birikimlerini hiçe saymamış, yıkmamış devam ettirmiştir.) Üniversitelerimizin kurumsal hafızaya ve kurumsal yönetime ihtiyacı var. Rektör değişikliği ile yönetimde köklü değişikliklerin olması ve derslere giren hoca değişikliği ile kalan veya geçen öğrenci sayısındaki değişiklikler yaşanmamalı. Kurumun bir kültürü ve etik anlayışı olmalı. Buna öğrencilerin ne kadar uyma zorunluluğu varsa hocaların hatta rektörlerin de uyma zorunluluğu olmalı.

    Sadece Üniversiteler değil, insanın yaşadığı her yer özgürlüklerin yaşandığı yer olmalı. Bu özgür ortama en çok üniversitelerde, laboratuvarlarda ve teknik odalarda ihtiyacımız var. Özgürlük olmasa inovatif fikirler ve projeler üretilemez.
    Üniversiteler yarışmalı; bilimde yarışmalı, eğitimde yarışmalı, Laboratuvarlarda teknik basınaçıklamaları ile kameralar önünde yarışmamalı.
    Rektörlerin uykuları; sabah hangi kanallarda ne söylesem yerine hangi projeyi hayata geçirsem, hangisine onay versem hangisi ilim ve bilime katkı sağlar şeklinde düşünerek kaçmalı.
    Öğrenciler; kavgada, küfürde ve şiddette çözüm aramamalı. Kendisi gibi düşünmeyen, karşı görüşteki diğer örencileri düşman değil birer mesleki rakip görmeli.
    Basın, evet her zamanki gibi “suçlu ve olayları kaşımakla suçlanan basın” şeklinde bir cümle adettendir. Her ne kadar birçok olayda buna şahit olsak da rektörlere,hocalara ve en önemlisi gelecek emanet edilen gençlerin basın karşısında yaptığı açıklamada ve yayınladıkları basınbültenlerinden basın sorumlu değildir!
    Bu ülke ne kaybettiyse ötekileştirilmekten, ne kazandıysa birlik ve beraberlikten kazandı. Bu dersi yıllar öncesinde defalarca aldığımızı düşünüyorum. Bu dersler sayesinde sağ duyulu bir şekilde özgürlüklerin kısıtlanmadığı, birbirimizi ötekileştirmemeliyiz ilim ve bilim de yarıştığımız, birbirimizi sadece mesleki rakip olarak gördüğümüz günleri umut ediyorum..

  • Suçlusu Kim

    Çocuğumuz düşüp kafasını masaya çarpınca biz hemen masayı döveriz,’he masa… ehhhh sen niye orada duruyorsun’ diye. çocuk masa orada durmasa kafasını çarpmayacağını sanır ve büyüdükçe yaptığı her hatayı yükleyecek birini veya bir şeyi mutlaka bulur.’

    Malum…

    Mesela, bizim balkan harbinden kalma, dandik vagonlara 160 kilometre hız yaptırdılar. ilk virajda sizlere ömür…

    Kimin üstüne kaldı? makinistin…

    Gelene geçene ayran, tost falan satan, kendi halinde sakin bir kasabaydı,susurluk… içişleri bakanlığı, mit, jitem, generaller, özel tim polisleri,kumarhaneciler, bakanlar, milletvekilleri, işadamları… 1000 kişi falan yargılandı. her şey kimin başının altından çıkmış?

    Yeşil’in…

    Deprem oldu… 7 vilayette 50 bin kişi öldü. binlerce bina yıkıldı, on binleri ağır hasarlı. hepsinin sorumlusu olarak kimi kulağından tutup hapse tıktık? veli göçer’i…

    Edirne’de bebeler şakır şakır öldü… hiç utanmadan biskuvi kolilerine koyup, gömdüler. ‘araştırdık, ihmal yok’ dediler. peki neden öldü bu yavrular? klima’dan… Dikkat isterim, klimacı bile değil, klima.

    Rakıdan insanlar öldü. O gün ile bu gün arasında ne değişti?.. Kapağın rengi…

    Sanal ‘sorumlumuz’ bile var…

    Yollarda her gün 20 insanımız heba oluyor. Trafik canavarı’ndan…

    Dolar patlarsa? Enflasyon canavarından…

    Hatta ‘sorumlu olmayan sorumlumuz’ da var… Milli takım oynayıp yeniliyor. suçlusu kim? takıma alınmayan hakan…

    Domatesleri Ruslar’a kakala yamıyoruz… Sinekten…

    Deli dana geliyor. İnekten…

    Millet hormonlu diye tavuk yemiyor. Erman Toroğlu’ndan…

    Evleri su basıyor. Yağmurdan..

    Ormanlar yanıyor. Sigaradan..

    Gemi batıyor. Dalgadan…

    İyi de kardeşim, uçak neden düşüyor? Rahmetli pilottan…

    Peki bu şartlarda hayatta kalmayı nasıl başarıyoruz?

    Allah’tan…

  • Sevgi Sofrası

    Bir gün sormuşlar bilgelerden birine:

    – Sevginin sadece sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne fark
    vardır?

    – Bakın göstereyim, demiş, bilge.

    Önce sevgiyi dilden gönüle indirememiş olanları çağırarak onlara bir
    sofra hazırlamış. Hepsi oturmuşlar yerlerine. Derken tabaklar içinde
    sıcak çorbalar gelmiş ve arkasından da ‘derviş kaşıkları’ denilen bir
    metre boyunda kaşıklar.

    Bilge sofradakilere, “Bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz.”
    diye bir de şart koymuş. “Peki!” deyip içmeye teşebbüs etmişler.
    Fakat o da ne? Kaşıklar uzun geldiğinden bir türlü döküp saçmadan
    götüremiyorlar ağızlarına. En sonunda bakmışlar beceremiyorlar,
    öylece aç kalkmışlar
    sofradan.

    Bunun üzerine, “Şimdi..” demiş bilge:

    – Sevgiyi gerçekten bilenleri çağıralım yemeğe.

    Yüzleri aydınlık, gözleri sevgi ile gülümseyen ışıklı insanlar gelmiş
    oturmuş sofraya bu defa. “Buyurun.” denilince, her biri uzun boylu
    kaşığını çorbaya daldırıp, sonra karşısındaki kardeşine uzatarak
    içirmiş. Böylece her biri diğerini doyurmuş ve şükrederek kalkmışlar
    sofradan.

    “İşte!” demiş bilge ve eklemiş:

    – Kim ki hayat sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse,
    o aç kalacaktır. Ve kim kardeşini düşünür de doyurursa, o da kardeşi
    tarafından doyurulacaktır. Şüphesiz ve şunu da unutmayın, hayat
    pazarında alan değil,veren kazançtadır daima.

    DÜŞÜNÜN! SİZ BU SOFRADAN DOYARAK MI KALKARDINIZ
    YOKSA AÇ MI?
    GÖNLÜNÜZDEN VE YÜZÜNÜZDEN SEVGİ EKSİK OLMASIN!

  • Beklemeyin

    • Nazik olmak için bir gülümseme beklemeyin…

    • Sevmek için sevilmeyi beklemeyin…

    • Bir arkadasin degerini anlamak için, yalniz kalmayi beklemeyin…

    • Çalismaya baslamak için en iyi isi beklemeyin…

    • Biraz paylasmak için çok olmasini beklemeyin…

    • Ögütleri hatirlamak için, düsmeyi beklemeyin…

    • Dua ’ya inanmak için acilari beklemeyin…

    • Yardim edebilmek için zamaniniz olmasini beklemeyin…

    • Özür dilemek için digerinin aci çekmesini beklemeyin…

    • … ne de barismak için ayriligi

    Beklemeyin…