Kategori: Makale

  • Sosyal Medya

    | Aylık Mail Bülteni

    Instagram 

    Linkedin 

    Spotify 

    Youtube 

    Medium 

    Facebook 

    1000Kitap 

    GooglePlay

  • Sosyal İnovasyonun İnsan Hayatına Dokunan Gücü

    İnsanın dünyayı değiştirme arzusu aslında çok eski. Tarih boyunca toplumlar, karşılaştıkları sorunlara çözüm üretmeye çalıştı. Kimi zaman bu çözümler teknolojiye dönüştü, kimi zaman sosyal hareketlere. Bugün sıkça duyduğumuz “sosyal inovasyon” kavramı da işte bu uzun yolculuğun günümüzdeki yansıması.

    Şunu fark etmişsindir: Son yıllarda insanlar sadece maddi kazanç peşinde koşan fikirlerden çok, bir anlam, bir fayda arıyor. Özellikle genç kuşaklarda bu eğilim çok güçlü. Artık yeni nesil bir girişimci, “benim işim ne kadar para kazanıyor?” sorusundan çok “benim işim kime, nasıl dokunuyor?” diye düşünüyor. İşte sosyal inovasyon tam da bu noktada sahneye çıkıyor.

    Sosyal inovasyonu basitçe tanımlamak gerekirse, toplumsal sorunlara yeni, yaratıcı ve sürdürülebilir çözümler üretme süreci diyebiliriz. Ama burada altını çizmem gereken önemli bir nokta var: Sosyal inovasyon sadece bir çözüm bulmak değildir, aynı zamanda bu çözümün kalıcı olması ve insan hayatına dokunmasıdır.

    Bir örnek verelim. Dünyanın farklı yerlerinde atık malzemelerden okul inşa eden girişimler var. Yani çöp olarak gördüğümüz plastik şişeler, kartonlar ya da ahşap atıklar, çocukların eğitim göreceği sınıflara dönüşüyor. Bu sadece çevreyi korumakla kalmıyor, aynı zamanda eğitime erişimi olmayan çocukların geleceğini değiştiriyor. İşte bu, sosyal inovasyonun tam kalbine dokunan bir örnek.

    Peki neden sosyal inovasyona bu kadar ihtiyaç duyuyoruz? Çünkü klasik yöntemler çoğu zaman yetersiz kalıyor. Devletler büyük bütçelerle projeler yapıyor, şirketler kurumsal sosyal sorumluluk kapsamında kampanyalar düzenliyor. Ama çoğu zaman sorunlar derinleşmeye devam ediyor. Sosyal inovasyon ise toplumu merkeze alıyor. Yani “sorunun sahibi kim, çözüm sürecine nasıl katılabilir?” sorularını soruyor. Çözümü sadece yukarıdan aşağıya değil, aşağıdan yukarıya doğru da inşa ediyor.

    Burada bir başka kritik kavram devreye giriyor: sosyal etki. Her sosyal inovasyonun nihai hedefi toplumsal bir etki yaratmaktır. Sosyal etkiyi ölçmek kolay değil ama mümkün. Örneğin, “kaç kişi temiz suya erişti?”, “kaç genç istihdama dahil oldu?” gibi somut göstergeler üzerinden etkiler ölçülebilir. Bu ölçüm sadece rakam vermek için değil, çözümün gerçekten işe yarayıp yaramadığını anlamak için yapılır.

    Sen de fark etmişsindir, çoğu zaman iyi niyetli girişimler kısa sürede kaybolup gidiyor. Bunun sebebi, etkisini ölçememesi ve sürdürülebilirliğini sağlayamaması. O yüzden sosyal inovasyonda sadece hayal değil, güçlü bir sistem ve strateji de gerekiyor.

    Şimdi biraz daha derine inelim. Sosyal inovasyonu diğer kavramlardan ayıran şey nedir? Birçok kişi “sosyal girişim” ile “sosyal inovasyon”u aynı şey sanıyor. Oysa sosyal girişim, sosyal inovasyonun araçlarından sadece biri. Sosyal girişim, toplumsal sorunlara çözüm sunarken aynı zamanda ekonomik bir model de kurar. Yani hem sosyal fayda üretir hem de gelir elde eder. Ama sosyal inovasyon bunun daha geniş bir kavramıdır; bir politika değişikliği, bir eğitim modeli ya da bir dijital platform da sosyal inovasyon olabilir.

    Mesela Hindistan’da kadınların hijyen ürünlerine erişimini kolaylaştıran düşük maliyetli üretim makineleri geliştirilmişti. Bu sadece bir ürün değil, aynı zamanda bir toplumsal dönüşüm hareketiydi. Çünkü kadınların sağlık hakkı güçleniyor, istihdam yaratılıyor ve tabular kırılıyordu. Tek bir inovasyon, birçok sosyal etkiyi aynı anda tetikliyordu.

    Şimdi gel, biraz da Türkiye’den örneklere bakalım. Son yıllarda burada da sosyal inovasyon ekosistemi hızla gelişiyor. Genç girişimciler, STK’lar ve üniversiteler bu alana yatırım yapıyor. Mesela gençlerin gönüllülük yaparken aynı zamanda kariyerlerine katkı sağlayacak platformlar kuruluyor. İnsanlar sadece bağış yapmıyor, aynı zamanda bilgilerini, deneyimlerini paylaşıyor. Bu da gösteriyor ki sosyal inovasyon artık sadece “bir şey vermek” değil, “birlikte üretmek” üzerine kurulu.

    Burada önemli olan bir başka nokta da umut. Çünkü sosyal inovasyon aslında umutsuzluğa meydan okumaktır. “Bu sorun çözülemez” dendiğinde, birileri çıkar ve “hayır, çözülür” der. İşte bu nedenle sosyal inovasyonun duygusal tarafı da çok güçlüdür. İnsanlara sadece ekmek, su, eğitim sağlamaz; aynı zamanda geleceğe dair umut verir.

    Şunu da unutmamak gerek: Sosyal inovasyon bireysel kahramanlıklarla değil, kolektif çabalarla büyür. Bir fikir tek başına yeterli değildir; o fikri hayata geçirecek bir topluluk, bir destek ağı ve sürdürülebilir bir model gerekir. Bu yüzden üniversitelerden şirketlere, belediyelerden sivil toplum kuruluşlarına kadar herkesin iş birliği önemlidir.

    Belki de sana en çok şunu söylemek istiyorum: Sosyal inovasyon sandığından daha yakınında. Günlük hayatta bile küçük sosyal inovasyon örneklerine rastlayabilirsin. Bir mahallenin kendi atıklarını ayrıştırıp kompost yapması, gençlerin sokak hayvanları için akıllı mama kapları geliştirmesi ya da yaşlıların dijital dünyaya erişimini kolaylaştıran gönüllü gruplar… Bunların hepsi sosyal inovasyonun bir parçası.

    Ve belki de en heyecan verici tarafı şu: Sosyal inovasyon her zaman büyük bütçeler istemiyor. Bir fikir, bir topluluk ve biraz cesaret çoğu zaman yeterli oluyor. İşte bu yüzden, sosyal inovasyonun insan hayatına dokunan gücü, sadece akademik bir kavram değil, hepimizin dokunabileceği bir gerçekliktir.

    Kaynakça

    1. Kaynakça
    2. The Open Book of Social Innovation – Sosyal inovasyonun tanımı ve farklı örnekler
      🔗 Link
    3. What Is Social Innovation? (Stanford Social Innovation Review) – Sosyal inovasyon kavramı ve akademik tartışmalar
      🔗 Link
    4. OECD – Social Innovation: Policies for Impact – Sosyal inovasyon politikaları ve uygulamalar
      🔗 Link
    5. Arunachalam Muruganantham – Düşük maliyetli hijyenik ped üretimi projesi
      🔗 Jayaashree Industries Resmi Web Sitesi
    6. Askıdanevar.com– Türkiye’de en çok bilenen sosyal girişimi
      🔗 Proje sitesi
    7. Sosyal Girişimcilik Ağı – Türkiye’deki sosyal girişimler için ağ platformu
      🔗 Proje sitesi
  • Dünya Yeni Bir İş Modeline Geçiyor

    Tüketicilerin markalar arası tercih yapma aşamasında dikkat ettiği en önemli etkenler; firmanın inovatif eğilimleri ve sosyal fayda odaklı yaklaşımlarıdır

    Sanayi Devriminin ardından önce üretenin kazandığı, sonrasında ise kaliteli üretimin bir adım öne geçtiği bir sürece girildi. Adımlar ardı ardına gelirken ürettiği ürünün arkasında duran, teknik desteğini veren ve kaliteyi ucuza mâl eden işletmeler, 2000’li yıllara gelindiğinde ise hem kaliteyi ucuza mâl etme hem de ekstra hizmetler eşliğinde pazarlama modelleri geliştirmeye başladı. Bir süredir ise bu yeni iş modeli bambaşka bir çehreye büründü. Markalar, duygusal pazarlama modelleri ile üreticiyle buluşmanın yollarını aramaya koyuldu.

    Tüketiciler artık reklam malzemesi hâline gelmiş ve sırf satın alma eğilimlerini harekete geçirmek için üretilmiş projelerden hoşlanmıyor

    Günümüzde kalite, fiyat ve hizmet üçlemesi hemen hemen her markada eşitlenmiş durumda. Tam da bu sebeple markaların farklılıklarını ortaya koyacakları ve müşteriyi satın almaya yönlendirebilecekleri bir politika oluşturmaları zorunluluğu ortaya çıktı.

    Tüketici bir markanın sosyal sorumluluk alanındaki yaklaşımını ve söz konusu ürünün manevi faydasını değerli bulursa hizmetteki bazı kusurları görmezden gelebiliyor

    SOSYAL FAYDA, SATIŞ STRATEJİSİ HÂLİNE GELİYOR

    Pazarlama modellerindeki değişim ve satın alma eğilimlerindeki farklılıkların sonucunda tüketiciler; artık kalite, fiyat ve hizmet noktasında birbirine oldukça yakın olan markalar arasında tercih yapmak durumunda kalıyor. Tüketicilerin bu noktada dikkat ettiği en önemli etkenler ise firmanın inovatif eğilimleri ve sosyal fayda odaklı yaklaşımları. Zira güncel sorunlar, sosyal medya vasıtası ile tüketicilerin kendi aralarında örgütlenmelerini ve bu problemlere yönelik kolektif bilinç oluşturmalarını sağlıyor. Bu durumda toplumsal fayda sağlama eğiliminde olan ve sosyal sorumluluk projesi yapan markalar; kalite, fiyat hatta hizmet sorgularının da ötesine geçerek tüketicisinin canını yakan ve onu duygusal anlamda rahatsız eden durumların ortadan kalkmasına destek olduğunu ima ediyor. Ardından kendisinin tercih edilmesi hâlinde hem ürün satın alınabileceğini hem de bağış yapabileceğini söyleyerek tüketiciyi etkiliyor ve satın almayı gerçekleştirmiş oluyor.

    TÜKETİCİLER, MARKALARDAN DAHA FAZLASINI TALEP EDİYOR

    Buraya kadar her şey olağan gibi gözükse de aslında normal olmayan bazı durumlar söz konusu. Zira artık tüketici, taleplerini daha da genişleterek sahibi olacağı ürünün; üretim süreci, ambalaj tercihi, ham maddesinin nasıl sağlandığı ve ürünün geri dönüşüme katkı sağlayıp sağlamaması gibi nitelikleri arıyor, aynı zamanda bu şartlara uygun mamulleri tercih ediyor. Elbette ki bir gün bu süreçte de doygunluğa ulaşılacak. Böylelikle saydığımız nitelikler, üretici ve müşteri için normalleşecek; devamında tüketiciler, markalardan daha fazlasını talep etmeye başlayacak.

    SOSYAL FAYDA ODAKLI ÜRÜNLER ÖNE ÇIKIYOR

    Tüketiciler artık reklam malzemesi hâline gelmiş ve sırf satın alma eğilimlerini harekete geçirmek için üretilmiş projelerden hoşlanmıyor. Müşterisi olduğu ya da olacağı markanın sosyal bir adanmışlık çerçevesinde birtakım sorunlara da çözüm üretebilmesini bekliyor. Hatta bu yaklaşım o kadar ön plana çıkmış durumda ki tüketici bir markanın sosyal sorumluluk alanındaki yaklaşımını ve söz konusu ürünün manevi faydasını değerli bulursa hizmetteki bazı kusurları görmezden gelebiliyor. Böylelikle kimi zaman fiyatı ve kaliteyi bile sorgulamadan mevcut ürünü alma eğilimine gidiyor. Bu oldukça iddialı bir söylem gibi gelebilir. Ancak bu durumu ülkemiz özelinde iki örnek ile açıkladığımızda konu netleşiyor. Hemen hemen hepimizin evlerine giren Kızılay maden suyu ve araçlarımıza benzin alacağımız zaman kullandığımız Mehmetçik Vakfı benzin istasyonları, tam da bu minval üzere tercih edilen markalar. Zira tüketiciler bu markalar üzerinden alım yaptıklarında gelirin hangi amaç doğrultusunda kullanıldığını biliyor ve diğer insanlara sosyal fayda sağladıkları için bahsi geçen marka ile duygusal bir bağ oluşturuyor.

    ENDÜSTRİ 4.0’IN HEDEFİ; UNUTULAN DEĞERLERİ GERİ GETİRMEK

    Yaşanan tüm bu değişimler ve satın alma eğilimlerindeki son trendlerin ardından, önümüzdeki dönemde bahsettiğimiz sosyal faydaya adanmışlık hâli markaların da gündemine gireceğe benziyor. Zira endüstri 4.0 ile üretim yapmak kolaylaştıkça unuttuğumuz duygusal değerler markaların ve insanlığın gündemine yeniden girecek. Yani gelecek süreçte tüketicilerinin zorlamasının yanı sıra markalar da üretim odaklı olmak yerine duyusal davranıp sosyal fayda odaklı olacak. Böylece markaların değer ölçümlerinde sahiplendikleri sorunlar, bir ölçü birimi olarak değerlendirilecek ve ona göre paha biçilecek. Bahsettiğim bu sürece geçilmesi, onlarca yıl alacağa da benzemiyor. Bunlar kâhinlik değil, dünyanın başka yerlerinde adım adım uygulanmaya başlanmış durumlar.

    DÜNYA, SOSYAL FAYDA BAZLI ÜRETİM İÇİN ADIM ATMAYA BAŞLADI

    Geçtiğimiz Ağustos ayında Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ekonomisinin yüzde 30’una tekabül eden 181 şirketin CEO’su bir bildiri kaleme aldı. Bildiriye göre şirketler; çalışanları ve müşterileri için yatırım yapacaklarını, tedarikçilerine adil ve etik davranacaklarını, ABD ekonomisinin ve şirketlerinin geleceği için salt kâr odaklı şirket yönetiminden sosyal fayda odaklı şirket yönetimine geçiş yapacaklarını ve bu konuda öncü olacaklarını taahhüt etti. Tabii bu bildiriye zemin hazırlayan öncüller, bir anda ortaya çıkmadı. Yani değişim yeni değil. Söz konusu olayın filizlenmesini sağlayan adım, Bill Gates’in Microsoft’taki tam zamanlı hizmetinin son yıllarında yani 2008’de Davos’ta yaptığı “yaratıcı kapitalizm” çağrısıydı. Gates buradaki konuşması sırasında, “kapitalizmin dehası; kişisel çıkarların, yararlı ve sürdürülebilir yollarla kullanılmasında yatar. Ancak faydaları, kaçınılmaz olarak ödeme yapabilenlere eğilir.” demiş, ayrıca piyasaların güçlenmesi için işletmeleri hızlı bir şekilde üretim ve tüketim sistemine dâhil edecek yenilikçi bir sisteme ihtiyacımız olduğunu söylemişti. Harvard Business School Profesörü Michael Porter’a göre ise önümüzdeki birkaç yıl boyunca “paylaşılan değer” kapitalizmi gittikçe artacak. Uzun lafın kısası kapitalizm güncelleniyor ve bu durum da sosyal fayda özelliği olarak karşımıza çıkıyor. Bizler de bu yeniliğe bir an önce ayak uydurmalıyız. Aynı zamanda yer yer geri kaldığımızı düşündüğümüz yeni düzende şimdiden adım atmaya başlamalıyız. Global fayda ve başarıya bu sayede ulaşılacağı muhakkak.

    Satın alma eğilimlerindeki son trendlerin ardından, sosyal faydaya adanmışlık hâli markaların da gündemine gireceğe benziyor.

    https://businessdiplomacy.net/tr/dunya-yeni-bir-is-modeline-geciyor/

  • Benim Hala Umudum Var

    Evet, evet hâlâ.

    Neden mi hâlâ?

    Bunca umutsuzluğun, karamsarlığın ve hatta kötümserliğin gözümüze sokulmaya çalışıldığı şu günlerde hâlâ demeyelim de ne diyelim? “Umudum var.” diyerek konuyu sıradanlaştıralım mı? Son yıllarda sanki – dünya kuruldu kurulalı – bu kadar kötülük ve olumsuzluk yaşanmamış ve dünya tarihinde, en çok umudunu yitirmesi ve terk edip gitmesi gereken bizlermişiz gibi, gözümüze sokuluyor tüm olumsuzluklar.

    Öyle ya, sonradan “Kadınlar Günü” olarak ilan edilen 8 Mart 1857 tarihinde, ABD’nin New York kentinde 40.000 dokuma işçisinin “daha iyi çalışma koşulları” istemiyle bir tekstil fabrikasında greve başlaması ve polisin işçilere saldırmasının ardından işçilerin fabrikaya kilitlenmesi… Arkasından çıkan yangında işçilerin fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamaması sonucunda çoğu kadın olmak üzere 129 kişi can vermemiş gibi; Che Guevara’nın Bolivya ordusu tarafından öldürüldüğünü kanıtlamak için cenazesiyle, günümüz tabiriyle, selfie yapılmamış gibi; sırf ten renklerinden dolayı yüz binlerce insan ölmek için yalvarmamış, işkenceler çekmemiş gibi; Budist rahip Thich Quang Duc, Güney Vietnam hükümetinin “din adamlarına eziyet etmesini” kendini yakarak protesto etmemiş gibi; Peygamber Efendimiz baskı ve zorbalıklarla karşılaşarak Mekke’den Medine’ye hicret etmek zorunda kalmamış gibi; dünya teknoloji şirketlerinin en gözde olduğu yıllarda yine bir teknoloji devi olan Nokia iflasın eşiğine gelmemiş gibi; “Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık öldüğünde beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak.” diyerek hâlâ bizlere ders veren Kızılderili topluluklar yok edilmemiş gibi davranıyoruz.

    Ülkelerin 3. Dünya Savaşı’nı çıkarmalarından, hatta sanki daha önce hiç kullanılmamış gibi nükleer bomba kullanmalarından korkuyoruz. Ne o? Anımsayamadık mı yoksa? Anımsayanlar lütfen bu paragrafı atlasınlar da anımsayamayanlara iki çift sözüm var:

    Evet, unutursak yapılan kötülükleri, yaşanan olumsuzlukları; sanki dünya tarihinde hiç yaşanmamış da günümüzde yaşanıyormuşçasına hayatta kalmanın su, kan ve oksijen kadar değerli olan umudunu alırlar. Sen de nefessiz bir nefer olarak kalakalırsın; ne yöne yürüyeceğini bilemez, hangi yöne bakacağını dahi düşünemezsin. O nükleer bombayı yemişçesine bir nesil ortaya çıkar.

    Umut; nefestir, sudur, damarlarındaki kandır.
    Umut olmadı mı yaşam pınarlarından birini yitirmişsin demektir. Ha susuz kalmışsın, ha oksijensiz.

    Umut değil midir yaşam? Umut değil midir yaşadığın günü bir amaca çeviren?

    Umuttur, insanın yaşamını değerli ve bir amaç uğruna yaşanılır kılan.

    Günümüzdeki güzelliklere odaklanmalı, umut var olmalı… Bu demek değil ki kötülüklere gözümüzü kapatalım. Bu demek değil ki sadece güzellikleri görelim. Dünya kurulduğundan beri iyilik de vardı, kötülük de… Ve bundan sonra da olacak. Bizler kötülükleri daha çok göz önüne koyar ve onların üzerine konuşursak; yaşanan güzellikler yer bulamaz kısacık ömrümüzde.

    Yaşamınızda iyilik ve güzelliklere öylesine yer açın ki; kötülük ve olumsuzluklar kendilerine yer bulamasın.

    Kaynakça

  • Öğrenci olmak

    Öğrencilik hayatta yapabşleceğimiz en kutsal meslek…

    Nerede mi icra edilir?
    Bazen bir okulda, bazen bir inşaatta, bazen ise bir evde…

    “Hayat mektebi” derler. Öyle bir mekteptir ki; teorisini de tekniğini de öğretir insana – sen öğrenmek istersen. O mektebin bir de öğretenleri vardır. Okulda bir öğretene 20-30 öğrenci düşerken, inşaatta 3-4, evde ise 1-2 öğrenci düşer. İşte bu sebeptendir ki evde öğrenilenler unutulmaz. Birebir eğitim evdedir. Belki de bizim şu sevmediğimiz, burun kıvırdığımız ev ödevleri bu sebepten verilmektedir, olamaz mı? “Yaşayarak öğrenmek” de hayat mektebinin öğretim sistemidir; günümüz okullarındaki staj gibi…

    Eğiticiden duyarsın, öğrenirsin, yaşarsın, görürsün ve uygularsın. Her zaman zannettiğimiz gibi öğretenler sadece anne babalar değildir. Bazen bir arkadaş, bazen bir kardeş elinden tutar insanın…

    Öğrenmek isteyen, öğrenci olmak isteyen sadece onu düşünmeli; yılmamalı! Para pul düşünmemeli; öğrenmek istenmeli, öğreten sevilmeli!

    Dedim ya, bu meslek kutsaldır. Herkes sana saygı duyar, yardım eder. Öğrendiklerinle, öğreneceklerinle yargılar. Yeter ki iste…

    Öğrenci olmak ve öğretenin olmak istiyorum!


    Kaynakça

    1. “Hayat mektebi… teorisini de tekniğini de öğretir insana.”
    2. “Yaşayarak öğrenmek de hayat mektebinin öğretim sistemidir, günümüz okullarında staj gibi…”
    3. “Bazen bir arkadaş bazen bir kardeş elinden tutar insanın…”
    4. “Öğrenmek isteyen, öğrenci olmak isteyen sadece onu düşünmeli, yılmamalı! Para pul düşünmemeli…”
    5. “Birebir eğitim evdedir… ev ödevleri bu sebepten verilmektedir.”
      • Ertürk, S. (2013). Eğitimde program geliştirme. Edge Akademi
  • İstanbul sana bir hediyem var

    İstanbul…

    İstanbul, kimileri için taşı toprağı altın, kimileri için tutku, kimileri için manevi bir şehirdir. Asırlar boyu hep böyle olmamış mı?

    Örneğin, ilk olarak M.Ö. 512’de boğazın en dar yerine gemileri yan yana dizerek köprü kuran I. Darius’un, ordularını boğazın diğer yakasına geçirdiği biliniyor. Dünyanın en gözde şehirlerinden birisi olan ve toplamda bilinen 29 kez kuşatılan başka bir şehir var mıdır acaba?

    Bu kadar insanlığı heyecanlandıran, sahip olma ve sahip olunma arzusu uyandıran bir şehir… Belki de o, sahip olunmayı seviyordur en güçlü tarafından. “Evet, güçlü olan sevsin beni, en çok seven sevsin beni,” diyordur belki. Hiç düşündünüz mü? Olaya bir de İstanbul gözünden baktınız mı? O neden istemesin sevilmeyi, güçlü olmayı, hükmetmeyi, değerli olmayı?

    Belki sırf bu yüzden bizler Bizans surlarının ve askerlerinin başarısını hesaba katarken, İstanbul direndi tam 28 kez. İstanbul kumar oynamayı hiç sevmez; hep kazanan olmak ister. Sen ise İstanbul ile kumar oynadığını düşünürsün: “1 vereyim, 10 alayım” beyhude bir sözdür İstanbul için. 1 alır, 10 vermez! Verdiyse 10 almıştır senden ki vermiştir.

    Düşünsenize: “Ya Bizans’ı alırım, ya da Bizans beni!” dememiş miydi II. Mehmet? Kendini feda etmişti ki İstanbul da kendini hediye etti II. Mehmet’e. Dedik ya, bazıları için İstanbul bir tutkudur. II. Mehmet için de bir tutku… Ve bir rivayete göre İstanbul, kavuşamayan iki topraktan yaratılanı temsil eder.

    İki kıtanın bu denli yakın olduğu, bu denli kıvrım kıvrım olduğu ve kavuşamadığı yer İstanbul’dur. Bu sebepten midir bilinmez, kavuşmalar İstanbul’da olur.

    Hee, bu arada hediyem mi? Dedik ya, İstanbul özel olmak ister; onu da buradan yazacak değiliz herhalde…


    Kaynakça

    1. “İstanbul Boğazı’na ilk köprü, Pers kralı I. Dareios’un İskit seferi sırasında MÖ 512 yılında inşa edildi.”
    2. “İstanbul, toplamda bilinen 29 kez kuşatılmıştır.”
    3. “II. Mehmet, İstanbul’u fethederek Bizans İmparatorluğu’na son vermiştir.”
    4. “İstanbul, Asya ve Avrupa’yı birbirine bağlayan bir kavuşma noktasıdır.”
  • Üniversiteler ve Üniversiteliler Yarışmalı

    O tarafa bu tarafa açıklama yapmak yerine, bilime yapmış oldukları yatırım ve emekle üniversitelerimiz gündeme gelmelidir.
    İnovatif faydalar, ürünler, fikirler üretmeli, ülkeyi ve kişileri geçmişten dersler alarak geleceğe taşımalı. Tam da burada kurumsal hafıza ve yönetim anlayışının önemi bir kez daha ortaya çıkmış oluyor. Eğer bir kurumda padişahlık saltanatı varsa (ki tarihte padişahlar önceki padişahların bilgi ve birikimlerini hiçe saymamış, yıkmamış devam ettirmiştir.) Üniversitelerimizin kurumsal hafızaya ve kurumsal yönetime ihtiyacı var. Rektör değişikliği ile yönetimde köklü değişikliklerin olması ve derslere giren hoca değişikliği ile kalan veya geçen öğrenci sayısındaki değişiklikler yaşanmamalı. Kurumun bir kültürü ve etik anlayışı olmalı. Buna öğrencilerin ne kadar uyma zorunluluğu varsa hocaların hatta rektörlerin de uyma zorunluluğu olmalı.

    Sadece Üniversiteler değil, insanın yaşadığı her yer özgürlüklerin yaşandığı yer olmalı. Bu özgür ortama en çok üniversitelerde, laboratuvarlarda ve teknik odalarda ihtiyacımız var. Özgürlük olmasa inovatif fikirler ve projeler üretilemez.
    Üniversiteler yarışmalı; bilimde yarışmalı, eğitimde yarışmalı, Laboratuvarlarda teknik basınaçıklamaları ile kameralar önünde yarışmamalı.
    Rektörlerin uykuları; sabah hangi kanallarda ne söylesem yerine hangi projeyi hayata geçirsem, hangisine onay versem hangisi ilim ve bilime katkı sağlar şeklinde düşünerek kaçmalı.
    Öğrenciler; kavgada, küfürde ve şiddette çözüm aramamalı. Kendisi gibi düşünmeyen, karşı görüşteki diğer örencileri düşman değil birer mesleki rakip görmeli.
    Basın, evet her zamanki gibi “suçlu ve olayları kaşımakla suçlanan basın” şeklinde bir cümle adettendir. Her ne kadar birçok olayda buna şahit olsak da rektörlere,hocalara ve en önemlisi gelecek emanet edilen gençlerin basın karşısında yaptığı açıklamada ve yayınladıkları basınbültenlerinden basın sorumlu değildir!
    Bu ülke ne kaybettiyse ötekileştirilmekten, ne kazandıysa birlik ve beraberlikten kazandı. Bu dersi yıllar öncesinde defalarca aldığımızı düşünüyorum. Bu dersler sayesinde sağ duyulu bir şekilde özgürlüklerin kısıtlanmadığı, birbirimizi ötekileştirmemeliyiz ilim ve bilim de yarıştığımız, birbirimizi sadece mesleki rakip olarak gördüğümüz günleri umut ediyorum..

  • Suçlusu Kim

    Çocuğumuz düşüp kafasını masaya çarpınca biz hemen masayı döveriz,’he masa… ehhhh sen niye orada duruyorsun’ diye. çocuk masa orada durmasa kafasını çarpmayacağını sanır ve büyüdükçe yaptığı her hatayı yükleyecek birini veya bir şeyi mutlaka bulur.’

    Malum…

    Mesela, bizim balkan harbinden kalma, dandik vagonlara 160 kilometre hız yaptırdılar. ilk virajda sizlere ömür…

    Kimin üstüne kaldı? makinistin…

    Gelene geçene ayran, tost falan satan, kendi halinde sakin bir kasabaydı,susurluk… içişleri bakanlığı, mit, jitem, generaller, özel tim polisleri,kumarhaneciler, bakanlar, milletvekilleri, işadamları… 1000 kişi falan yargılandı. her şey kimin başının altından çıkmış?

    Yeşil’in…

    Deprem oldu… 7 vilayette 50 bin kişi öldü. binlerce bina yıkıldı, on binleri ağır hasarlı. hepsinin sorumlusu olarak kimi kulağından tutup hapse tıktık? veli göçer’i…

    Edirne’de bebeler şakır şakır öldü… hiç utanmadan biskuvi kolilerine koyup, gömdüler. ‘araştırdık, ihmal yok’ dediler. peki neden öldü bu yavrular? klima’dan… Dikkat isterim, klimacı bile değil, klima.

    Rakıdan insanlar öldü. O gün ile bu gün arasında ne değişti?.. Kapağın rengi…

    Sanal ‘sorumlumuz’ bile var…

    Yollarda her gün 20 insanımız heba oluyor. Trafik canavarı’ndan…

    Dolar patlarsa? Enflasyon canavarından…

    Hatta ‘sorumlu olmayan sorumlumuz’ da var… Milli takım oynayıp yeniliyor. suçlusu kim? takıma alınmayan hakan…

    Domatesleri Ruslar’a kakala yamıyoruz… Sinekten…

    Deli dana geliyor. İnekten…

    Millet hormonlu diye tavuk yemiyor. Erman Toroğlu’ndan…

    Evleri su basıyor. Yağmurdan..

    Ormanlar yanıyor. Sigaradan..

    Gemi batıyor. Dalgadan…

    İyi de kardeşim, uçak neden düşüyor? Rahmetli pilottan…

    Peki bu şartlarda hayatta kalmayı nasıl başarıyoruz?

    Allah’tan…

  • Sevgi Sofrası

    Bir gün sormuşlar bilgelerden birine:

    – Sevginin sadece sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne fark
    vardır?

    – Bakın göstereyim, demiş, bilge.

    Önce sevgiyi dilden gönüle indirememiş olanları çağırarak onlara bir
    sofra hazırlamış. Hepsi oturmuşlar yerlerine. Derken tabaklar içinde
    sıcak çorbalar gelmiş ve arkasından da ‘derviş kaşıkları’ denilen bir
    metre boyunda kaşıklar.

    Bilge sofradakilere, “Bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz.”
    diye bir de şart koymuş. “Peki!” deyip içmeye teşebbüs etmişler.
    Fakat o da ne? Kaşıklar uzun geldiğinden bir türlü döküp saçmadan
    götüremiyorlar ağızlarına. En sonunda bakmışlar beceremiyorlar,
    öylece aç kalkmışlar
    sofradan.

    Bunun üzerine, “Şimdi..” demiş bilge:

    – Sevgiyi gerçekten bilenleri çağıralım yemeğe.

    Yüzleri aydınlık, gözleri sevgi ile gülümseyen ışıklı insanlar gelmiş
    oturmuş sofraya bu defa. “Buyurun.” denilince, her biri uzun boylu
    kaşığını çorbaya daldırıp, sonra karşısındaki kardeşine uzatarak
    içirmiş. Böylece her biri diğerini doyurmuş ve şükrederek kalkmışlar
    sofradan.

    “İşte!” demiş bilge ve eklemiş:

    – Kim ki hayat sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse,
    o aç kalacaktır. Ve kim kardeşini düşünür de doyurursa, o da kardeşi
    tarafından doyurulacaktır. Şüphesiz ve şunu da unutmayın, hayat
    pazarında alan değil,veren kazançtadır daima.

    DÜŞÜNÜN! SİZ BU SOFRADAN DOYARAK MI KALKARDINIZ
    YOKSA AÇ MI?
    GÖNLÜNÜZDEN VE YÜZÜNÜZDEN SEVGİ EKSİK OLMASIN!

  • Beklemeyin

    • Nazik olmak için bir gülümseme beklemeyin…

    • Sevmek için sevilmeyi beklemeyin…

    • Bir arkadasin degerini anlamak için, yalniz kalmayi beklemeyin…

    • Çalismaya baslamak için en iyi isi beklemeyin…

    • Biraz paylasmak için çok olmasini beklemeyin…

    • Ögütleri hatirlamak için, düsmeyi beklemeyin…

    • Dua ’ya inanmak için acilari beklemeyin…

    • Yardim edebilmek için zamaniniz olmasini beklemeyin…

    • Özür dilemek için digerinin aci çekmesini beklemeyin…

    • … ne de barismak için ayriligi

    Beklemeyin…